27 Temmuz 2015 Pazartesi

DEEP SEÇKİLİ FİLMLER 10


FİTZCARRALDO
İmkansız denilebilecek bir hayali gerçekleştirilmenin yolunda, yaşanan inanılmaz zorlukları anlatan, Alman yapımı bir film.
Opera tutkunu olan, bir ormanın içinde opera binası kurmak isteyen Fitzcarraldo'nun hayalidir bu.
Bir gemi satın alır ve nehir yolu üzerine oradan oraya sürüklenir, aynı zamanda bu yolculuk tehlikelerde barındırıyordur.İnsan yabancısı olan Kızıldereliler ile karşılaşmaktan sakınıp,sonradan onların kendilerine yardım eli uzatmalarından faydalanmaları gibi.
Fitzcarraldo yol esnasında, gramafondan müzik sesleri çalmayı eksik etmez, bütün ormana dinletir,  bu da zorlukları kolaylaştıran etken sebeplerden biri olsa gerek.
Sanat karşısında yumuşamayan varlık yok ne de olsa.
Düşlerimizin büyüsü, boyun eğmemiz gereken zorlukları küçültüyor böylece gözümüzde, bizede heyecanın yanında cesarette ekleniyor, ne diyelim ozaman, zafere giden yolda çekilen çile kutsaldır.



TEPETAKLAK PATEMA
Dünyada yapılan bir deney sonucunda, yer yüzünde ki düzen bozulur ve insanların yaşamı tersine döner, önemli insanlar dışında herkes gökyüzü boşluğuna düşer ve onlar günahkar sayılır.
Bazıları ise yer altına saklanır.Toprak üstünde kalmayı başaranlar, Aiga adında bir dünya kuruyorlar, yer altında yaşayan insanlardan habersizler.
Yer altında yaşayan Patema adında bir kız vardır, yaşadığı dünyanın ötesi olduğundan haberdardır ve Lagos isimli arkadaşı, Aiga dünyanın resimleriyle hayallerini süslemektedir Patema'nın.
Patema nihayet gerçek dünyaya ulaşmanın yolunu bulur ama yer çekimi onun için tepetaklak olduğu için, gökyüzüne düşme ihtimali vardır, ona bu macerasında eşlik eden, Age adında bir gerçek dünyalı oluyor.
İkisi yer çekimine birbirine ters bir şekilde tutunarak hareket eder, meydan okurlar.
Aiga yönetimi tarafından ele geçirilirler ama kurtulur, gökyüzü boşluğuna düşer ikiside ve yinede oradan dönmenin çaresini bulurlar.
İnanılmaz bir yaratıcılığa imza atan bu Japon yapımı  anime, "ya ayağımız altında basacağımız bir toprak olmasaydı" düşüncesiyle izlettiriyor kendini.Hayattan sıyrılıp, gökyüzü boşluğuna bakmak gerek bazen.


MALENA
Kocası savaşa gönderilen bir kadın, yaşadığı kasabada yalnız kalır.
Güzelliğiylede aynı zamanda zaten ilgi odağı olan Malena, ıssız kalınca etrafında ki erkekler onu rahatsız etmeye başlar.Bu da kasabadaki yaşayan evli kadınların, kıskançlık  duygularını harekete geçirir.
Malena'ya ayrıca kör kütük aşık  olan, ergenlik çağında olan Renato vardır.
Çocuk aşık olduğu kadınla ilgili durmak sızın düşler kuruyor, onu takip ediyordur.
Bir gün Malena kasaba kadınlarının zalimce saldırısına uğrar ve yaka paça o yerden kovulur.
Eşi döndüğünde ise her şey için çok geçtir fakat Renato, Malena'nın yolunu bulabilmesine yardımcı oluyor.İtalyan sinemasına ait bu filmde, Renato'nun aşkının gerçekçiliğini izleyip, sevdiğimiz insanı mutlu görmek olduğunu anlıyoruz gerçek aşkın.Renato sevdiği kadını yıllar sonra bile unutamıyor.


BARAN
Derin ve temiz duyguların işlendiği,İran yapımı aşk hikayesi.
Bir inşaat çalışmasında, bir işçi yaralanır ama aileside bu durumda zor kaldığı için, adam Rahmat adında ki oğlunu gönderir  yerine çalışmaya.
Rahmat başka bir işçinin yerine geçer,bu yüzden görevi elinden alınan Latif, Rahmata karşı kin ve nefret duyar.Onun her daim kuyusunu kazmanın fırsatını kolluyorken, bir gizemin açığına sebep oluyor.
Anlıyor ki Rahmat,  Baran adında bir kızdır, sadece çalışmak için  başka türlü davranmak zorundadır.
Latifin hisleri ters tepiyor ve kıza özel duygular besler.
Yoksulluk içinden, zorlukların ardından,  gün ışığına çıkan masum ve hiç dile gelmeyen bir aşk, konuşmayıpta hisseden kalpler.Gizemi kalmış aşklar, zaten hep gerçek.


CURFEW
İntihar etmeye kalkışan birine, tam hayata veda edecekken bir telefon gelir.
Kız kardeşi Richie'den yeğenine bakması için kendisini arayıp söz ister, bu durumda intihar etme planını ertelemek zorunda kalan Richie, Sophia adlı küçük kızla, zaman geçirmek gibi bir zorunluluk durumundadır.
Kısacık sürede, dayısına ölmeden renkli bir kaç  anı vadediyor kız.
 Hayatta iz bırakılası, öyle ki bu insanlık ilişkisi, Richie dünyaya bir çağırış gibi.
Bu ABD yapımı kısa filmde, görüyoruz ki bizi hayata döndürebilen sebepler mutlaka olmalı, yok anlamını yitirmişse bile yaşantımız, en azından dünyaya veda etmeden, bir kaç şey de olsa yaşayabilmiş olmalı insan.Richie, boş dünyasına anlam katan anlar yaşayıp, hayatını sonlandırıyor.

24 Temmuz 2015 Cuma

Çocuktum


Özlem seline tutulmak,farkında olmadan yürümek demekti sokaklarda. 
Çok şey değişmişti  yürüdüğü yollarda, belki de öyle zannediyordu.
Yeni binaların inşaatı kurulmuştu, başkalarının bıraktığı izler ve bir sürü anıların üzerine. 
Bunun dışında  her şey aynı sayılabilecek derecede, hala çingene sokakları kokardı orası ve aynı zamanda  hala şehrin göbeği sayılmaya devam ediyordu.Bin çeşit insan vardı yine yollarda,biri gider diğerinin yerini başkası alırdı.
Yürümeye devam etti, gelip geçti arnavut kaldırımlarından, önünden geçen insanlar maziden gelen bir ses gibiydiler o yıllarda ki silüetlerin  sesine, şaşırtıcı şekilde benziyorlardı.
Hayatta her şeyin  birbirine benzemesi, insanlara geçmişlerini unutturmamak  için bir ikazdı  sanki.
Hiç sözünü dinlemediği dedesinin, ilk kemoterapiden dönüşünü bu yolda beklemişti, yıllar evvel onu kısa bir süre sonra kaybedeceğini hissetmişçesine, sarılmıştı, tutunmuştu beyaz gömleğinden, başını göğsüne yaslayıp, ilk defa anlamıştı o gün aslında, hayatta en çok atıştığımız insanların, en sevdiklerimiz olduğunu.
Dedesi  hayatını yitirdiğine en son ona  burada veda etmişti, çünkü o sınırdan daha fazla yaklaşmasına kimse izin vermemişti, kızmalı mıydı?Yoksa onu düşündükleri için, teşekkür mü etmeliydi,hiçbiri.
İlk burada dizlerini yaralayıp,çocukluk aşkına burada rastlayıp,ilk burada gülüp,bastığı o topraklar üzerine ağlamıştı. İlk gidişlere burada şahit olmuştu, arkadaşlarının taşınmasıyla birlikte, çocukluğuda kendisine arkasından el sallamıştı,gitmiştiler…Yinede en azından onun yaşamış olduğu hatırlamaya değer bir çocukluğu vardı…

Durdu, son moda inşaatı olan,   daha önce çokta fazla dikkat etmediği 3-4 katlı bir evin önünde.
Önünde tenekeye benzeyen bakır renginde kapı yerine konan bir hafif engel belirdi düşlerinde ve o karşındakilere değil, görmek istediklerine odaklanıyordu sadece.Hakikatin ise ne olduğu, hiç bir önemi yoktu onun için.
 Belli belirsiz engelin arkasında ise, kocaman bir cennet bahçesi,çocukluk dostları,mahalleli herkesin dedelerin, anneannelerin, genç kızların düğünü olduğu bahçe vardı. 
Güvensiz olan teneke kapıyı, yıkılmaya hazır bir eski püskü  garaj duvarı destekliyordu. 
Yabancı biri onu daldığı düşten uyandırdı, saati sordu belki bir adres, her neyse işte gereksiz detaylardı bunlar. 
Asıl önemli olan, yüzünü  tekrar biraz önce baktığı eve döndürünce, öfke dolduğunu hissetmesiydi.
 Dudaklarının kıyısında gülümsemeye kıvrılan bir tebessüm soldu, dişlerini sıktı ama ozaman ki gibi acı hissetmiyordu, çünkü dişlerinde çikolata çürüğü yoktu artık.
Bu sesler, bu rüzgar, bu kokularda olmasa diye geçirdi içinden, bir şey kalmazdı muhtemelen elinde, bir fotoğrafı bile yoktu ne de olsa.
Sinir bozucu bir şekilde her şeyi aklında tutarken, onları unutmuştu ve anladı ki yetmemişti.
Bir koku,  eski bir yol, kalbinden üstün bir şekilde yaşatıyordu yeniden ona geçmişi.
Dolmaya hazır gözleriyle, gıcır, gıcır evin bir basamağında oturdu, yasladı arkasını bir duvara, ruhu artık gün yüzü görmeyen o  bahçeye uçtu yine de.
Dokunamıyordu eski duvarlara,çok yabancı bir duvardı yaslandığı .
Biliyordu bulmalıydı unuttuğu o güzel insanları ve içinde kaybolmuş o cesareti... 
Sonra bir şarkı çalmaya başladı beyninin içinde, duyduğu ses kendi sesiydi, göz bebeklerinin önünde canlananlar ise, bir film şeridine benziyordu… Oradaydı “Cennetinde”.

-Meleeeekkk,Meerrveee gelecesınız oynayasınız? 
Sesi tek bir seslenişte bir kaç defa çağırmış gibi yankılandı gökyüzü boşluğuna,  sonra gerçekten bir kaç defa daha şansını deneyipte, yanıt beklerken, diğer yandan ise, kapı elcazına asılmış sallanıyordu. 
O sırada mavi pancurlu evin ilk katından bir pencere açıldı, dantel perdelerin arkasından güneş ışınlarının içeriye sızdığı  yeşil oda aydınlandı, bir insan silüeti belirdi içerden, pencereden dışarı çıkardı kafasını, hayır anlamında salladı işaret parmağını.
Bu Melek ve Merve’nin arnavut kökenli olan, genç ama hep kızgın bir ifade taşıyan anneleriydi, nedense ondan hep ürkmüştü.Oradan ayrılacakken, hayal kırıklığı içinde pencerenin tekrar açıldığını gördü. 
-Gelmesık biz, annem bırakmay-diye seslendi Melek, bir de göz kırptı, aslında tam tersini söylüyordu Melek, anladı ve gülümsedi küçük kız, bir işaret veriyordu kendisine. 
İlk kez şifreli konuşmuyorlardı, bunun üzerine onaylayarak kafasını sallayıp, Melekler’in  komşusu olan Ceylan ablaların bahçesine fırladı, orada nerede buluşacaklarına dair haber getirecek olan Meleğin kendisinden küçük kardeşi Merve’yi bekliyordu.Çok beklemeden iki evi ayıran duvarın kapıcığından sızdı Merve, soluk soluğaydı, annesinden kaçmıştı bes belli. 
-Sen bizi parkta bekle, şadırvanda, biz Annemi uyutup geleciz, ben Erançe abide ekmek alma vesilesiyle kurtuldum. 
-Nasıl ama nasıl uyutacaksınız annenızi? 
Derken arkadan bir “Güüm “sesi duyuldu, birşey  düşmüştü veya birileri.
 Melek yine kendisini öğlen uykusuna yatıran annesine yakalanmıştı, kaçarken pencereden. 
-Koşuuun annem gelır valla, elınde en agır pabucu var! 
Melekte kapıcıktan çıkmıştı telaşlıydı, bir aradaydılar artık, Merve tek başına koştu, Melek arkadaşını elinden tutu, çünkü kadim dostu  hızlı koşamazdı.Kanat çırptı üçüde hızlıca özgürlüklerine. 
Arkalarından terk ettikleri evin gıcırtı kapı sesi ise,şimdi çok uzaklardan geliyordu…

-Kız Allahın cezası Merve ,sen Melek yok musun, akşam Babanıza iki çift lafım var, aklınız varsa dünmayin kuş kafaliler!Gürecesınız siz!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

DEEP SEÇKİLİ FİLMLER 9


CENNETİN ÇOCUKLARI
En az Serçelerin Şarkısı kadar dokunaklı olan, daha başka bir eski  efsane Cennetin çocukları.
İran yapımı bu filmde, çok insancıl davranışlar işleniyor gene. 
Yetişkin olabilmenin yolunda, yürürken  hedeflerimiz çok olur ama çabada eksilir zamanla  .
Büyürken küçülen hayatlarımızın içinde ki çocukların, kocaman yürekleri, kocaman hayatları.
Kardeş olan Ali ve Zehra'nın hayata çok küçük bir yaşta kanat çırpmaları, mücadeleri, anne ve babalarına karşı anlayışları, kısaca davranışları, onları bir yetişkinden alt bırakmıyor fakat asıl  önemli olan,onları küçük çocuk yapan masum kalpleridir.
Zehra'nın ayakkabılarını tamir etmeye gönderen Ali, yolda ayakkabıları kaybeder.
Bu halde zor durumda kalan kız kardeşine Ali, kendi ayakkabılarını kardeşiyle paylaşmakta bulur çareyi.Fakirlerdir ve başka çareleri yoktur ama şikayetleride yoktur, onlar mutlulardır.
Gözyaşıyla yıkanan en temiz yüzlere sahiplerdir.
Ayakkabıları buluyorlar daha sonra, başka bir kızın ayağında görüyor ve takip ediyor iki kardeş bu kızı, gördükleri karşısında, kendilerinden daha zor durumda olduğunun kanaatine varırlar yeni ayakkabı sahiplerinin ve boynu bükük tek ayakkabı paylaşımını devam ettirirler.
Bir okul yarışması sonucunda, ayakkabı ödülü alacağını ümit eden Ali, kız kardeşini sevindirme ümidiyle yaşasada, hayal kırıklığına uğrar ama mutlu son.Babaları daha iyi bir işte çalışarak, kazandığı gelirle ilk iş çocuklarına ayakkabı satın almak olmuştur.O ayakkabılar çocuklara ulaşmanın yolunda film bitiyor.


BİLLY ELLİOT
Hayatta hepimizin hayalleri vardır ve bu düşler karşılığında, elbette ki  ödeyeceğimiz bedellerde.
Genelde ya ödeyeceğimiz bedeller hayallerimizden büyüktür, ya da hayaller bizi aşar.
Bu ABD yapımı film ise bir zafer çığlığı haykırıyor, madem işçisi olan bir babanın, oğlunun alışılmışlığın dışına çıkması ve isteklerini gerçekleştirebilmenin öyküsü.
Billy ailesinin olumsuz görüşlerinden dolayı, ilerde bir balet olmanın zorluklarını yaşar, gizliden gizliye onda ışık gören bale hocası ise, onu bale okulu kayıtları için çalıştırır.
Billy diretiyor, hayatta keşke demek istemeyenlerden ve sahnesine kavuşuyor, en sonunda aileside o mutlu olduğu için sevinçli ve  destekçisi olurlar .
İnsanın yaşamı zaten bir savaş, bu yolda hepimiz istediğimiz zaferlerle yürüyebilmemiz ümidiyle, Billy gibi.
 En önemlisi ise, hayallerimizin büyüsünü kaybetmemektir.


YÜKSELEN AY KRALLIĞI
Düşünün içinizde ki çocuk size çekil git, yaşamasını bilmiyorsun, bir de ben geçeyim  yerine izle beni, diyip gerçek hayata fırlıyor. Ne yaparsınız ? İşte böyle bir duygu yaşıyoruz bu ABD yapımı filmini izlerken.
Hepimizin içinde, dünyamıza karşı içten içe isyanımızı, boyun eğipte, eğmek istemeyişlerimizin tamamını, kamptan kaçan küçük bir  izci çocuk gerçekleştiriyor, yanındada azcık arızalı olan bir kız arkadaş.
Büyümüşte küçülmüş gibiler ikiside, kalkıştıkları işler resmen boylarından  büyük ama masum ve şirinler.
Yaşadıkları hayatı terk ediyor ve başka bir hayat arayışı yolculuğuna çıkıyorlar, beraberlerinde en sevdikleri eşyaları taşıyorlar.Doğa tabiatının güzelliklerine dalıyorlar, onları takip edenlerden kaçıyor, kurtuluyor, yakalanıyor ama yine de kararlarından vazgeçmiyorlar. Bu kaçış oyununda haliyle, herkes kendine düşen eğitimi alıyor ve sonunda iki yaramazın ayrılmayacağı bir ortak yol bulunuyor.


ALIÇ AĞACI ALTINDA

Hem aşktan soğutup hem de aynı zamanda aşkı sevdiren örneklerden.Saf  bir aşk hikayesini konu alan bu Çin yapımı fimde, Jing Qui adında bir kız, ilerde  çalışabilmesi için okul yönetimi tarafından bir kasabaya gönderilir.Orada bir asker çocuğu olan, Lao Sana aşık olur.
Kız attığı her adımda tedbirli davranmak zorundadır, hapse atılan babasından sonra, kendi ve öğretmen annesiyle gözetim altındalardır.
Her iki taraf için, yani hem kız hem de çocuk için, bir tehlike olan aşklarının çok naif, çok narin halini seyrediyoruz.Öyle ki gerçek hayatta bu kadar temiz olan kaç aşık örneği gördük ki, belki de hiç.Bu durum işte hayata küsülesi, herkesin bu kadar gerçek bir şeyi yaşamasını dilemek çok olur ama umarım aşk dünyasında, bu kadar anlamlı ilişkiler vardır diye umut ettiriyor.  Lao San'ın bir hastalık sonucunda, hayatını kaybetmesi, bu sade dramı ölümsüz ediyor. 


BİSİKLETLİ ÇOCUK 
Duygusal karışıklıklardan dolayı zor günler geçiren, 11-12 yaşlarında bir çocuğun dramını izliyoruz. 
Kendisini yetimhanede bırakan babasını bulmanın yolunda, çektiği acılarla ama cesur, korkmaz duruşuyla göz önündedir Cyril.
 Her zorluğun karşısında yanında olan bir de koruyucu annesi vardır  Cyril'in, oda kuaför olan  Samantha'dır.
Kötü yola sapmaktan her dair sakındırmak, onu koruyup kollamak isteyen Samantha'da bu davranışları karşısında, çocuğa bir evlat yakınlığını hissettiğini anlar kendince.
Tehlikeli arkadaşlıklar kuran Cyrili gözetim altına tutmak zordur ve bu yolda onun  kalbini kazanmaya çalışan Samantha'nında işi zordur. Her şeye rağmen küçük çocuktan elini çekmeyen, ondan vazgeçmeyişide, çocuğa duyduğu sevginin bir ispatı, insanlığın güzel bir örneği.Fransız sinemasına ait bir dram.
Babasından sevgisinin karşılığını alamayan Cyril, ihtiyacı olansevgiyi, uzağında aramaktan vazgeçiyor ve  görüyor ki ardından koştuğu mutluluk yanı başındadır aslında,manevi annesinde .
Anlıyoruz ki sevginin iyileştiremeyeceği  yara, kısacası insan yoktur.









    





19 Temmuz 2015 Pazar

Ştafeta Aşkı 2


1986

Okulun ilk günüydü bu gün.Tatil günlerimin çoğunu Novi Sad’ta geçirdim.
Babamın Sırbistan'da çalıştırdığı bir bakkal dükkanı var.Ana okulunu orada okumuştum.
Oradan da arkadaşım çoktur.Babamın son günlerde tüm çabası, üniversiteye hazırlanan abimi okutabilmek adına.Abimin dersleri yüzündende, annemde gelemedi bu yıl yanımıza.
Babam geceleri arkadaşlarımla çıkmama kızıyordu  ,belli belirsiz siyası karışıklıklardan dolayı, Tito'nun ölümünden sonra artık huzur yok diyor Yugosllavya'ya.
Her neyse  dükkanda iş bittikten sonra, genelde kamyon arkasına saklanır, babamın eve gittiğime dair söylediğim pembe yalanlarıma inanmasını bekliyordum ve  o evin yolunu tutana dek onu gözlemlerdim.
Tehlike babam uzaklaşıp, kayıkla beni bekleyen arkadaşlarımla, Tuna nehrine açılıncaya  dek devam ediyordu.
Sonra çocukluk arkadaşlarımla güle, oynaya, müzik eşliğinde sabahlıyorduk.
Daha erken döndüğümüz vakitler, bizim kamyonda uyurdum, yok geç dönmüş isem, önlüğümü takar işe koyulurdum hemen.Babam haylazlıklarıma kızmasın diye o gelmeden yemiş tezgahlarını kurardım dışarıda, oda her şeye rağmen zamanında  yetiştiğim için azarlayamazdı beni.
Her neyse, memlekete dönüyorduk ki çok ilginç bir olay geldi başıma.Onu gördüm, yani yolda karşılaştık.
Ştafeta kızı Valencia'yı!Ştafeta gecesinde bütün çabalarıma rağmen beni fark etmemişti, hatta okulda kalan günlerimizde bile gözüne batmamıştım.Yolculuk sırasında karşılaşmamız çok iyi olmuştu.
Ailesiyle birlikte Türkiye tatilinden dönüyorlardı, Bulgaristan sınırlarından geçmişler.
Babam ailesini görünce, Üsküpte ki benzin istasyonunda ki yolda durmuş, onları selamlamıştı, daha önce tanışıyor gibiydiler.
Hay aksi! Bir de şimdi akraba çıkmayalım.Zaten ama küçük kasaba bizim yaşadığımız canım, herkes birbirini tanır diye kendimi teselli etmeye kalmadan, kızın arabadan çıkmasıyla zaten aklım başımdan gitmişti.
Rüyama hep ştafeta kıyafetleri olan, kaptan kızı elbiseleriyle uğruyordu: başında şapkası, boynunda ince kırmızı şalı ve beyaz üzerine lacivert çizgili bluzu o görünüşe şimdide yaz kıyafetleriyle ki güzelliği eklenmişti.
Gül kurusu renginde kısa pantolonu ve aynı renkte ki üstünde uçuşan ince askılı bluzu, süt renginden çikolataya dönen tenine ne de çok yakışmıştı, yeşil gözlerine daha bir belirginlik katmıştı, bir de mavi küpeleri vardı, insan yolda bile  bu kadar güzel olmayı nasıl başarıyordu anlamış değildim.  
Kızdan önce ama beni fark eden erkek kardeşleri olmuştu, öyle ki bana ters ters bakmalarıyla nasibimi almıştım.Yazın kalan günlerinde aklımdan hiç çıkmadı, babamdan öğrendiğim işi amcamın yanında devam ettim, onda çırak olarak çalıştım, artan vaktimde Valencia'nın hayatı hakkında durmadan bilgiler topladım.
Onu yolda gören arkadaşlarım hep gelip bana haber verirdiler, orada burada gördük seninkini diye, bende bu sayede kalabalık bir aileden geldiğini, evini, en sevdiği rengin kırmızı olduğunui, ilgi duyduğu herşeyi yavaş yavaş öğrendim .
Yürüyerek sürdürdüğüm rüyayı,  elime tutuşturulan bir dergi parçası sonlandırıyor.
-Heey Sadettin baksana!  Seninki yine şiir yazmış, bütün okulun dilinde, görmek istersin diye düşündüm, bu kıyağımı unutmazsın artık.
-Nurdan kız kardeşim nasılsın ..bu iyiliğini unutmam tabi çok sağ ol.
Nurdan, Valencia'nın en iyi dostlarından,  biraz ilginç bir kişilik, arkadaşları gibi cici bici bir şey değil  ama nice erkeklere  taş çıkartır. Öyle ki dergiyi açtığım anda, ortasında bir fotoğraf buluyorum, Valencianın şiir yazdığı o  sayfaya konmuş fotoğraf.Bu kare Nurdan'nın Valencia ile çekildiği bir fotoğraf, yine kendince kız bana yardım etmeye çalışmıştı iyi kalpliydi,yüzümde ki hafif tebessümü devam ettiren ise, Valencian'ın okumaya başladığım şiiriydi.Ştafeta gecesinde piyanomla eşlik ettiğim o şiirdi!Söyle diyordu bir dizesinde
“ Dünyayı olduğu gibi sevmek istiyorum” diye.
Evden alel acele çıktığım için, okul koridorunda, zil çalmadan, yol üstü aldığım sıcak gevreğin arasında, kalıp çıkolata koymuş, karnımı doyurmaya çalışıyordum ki, bizim sınıfa girmeye hazırlanan Valencia'yı hafif kilolu bir kızın ittiğini görüyor, arkasından bende koşuyor ve konuşmslara şahit oluyorum.
-Sen dünyayı olduğu gibi sevmek istiyorsunda dünya senin görmek istediğin gibi değil şekerim işte böyle acımasız...-diyen kıskanç kızın sataşmasına el koymadan, Valencia çarptığı  kolunu tutarak bizim sınıfa giriyor.
İlk günden yine iki sınıf ortak ders tutacaktık anlaşılan, bu da benim yararımaydı.
Sınıfa girdiğimde onu orada ki bir sırada oturduğunu görmek, yüzümü aydınlatmıştı hemen.
Arkasındaki sıranın boş olduğu fırsatını kaçırmayıp, yerimi alıyorum bende ama içimde buruk bir sevinç var, acaba  kolu acıyor muydu hala.Onu güldürmenin bir yolunu bulmalıydım, konuşmak için uzandığım arkasına dokunduğumda, ipek gibi saçlarından en güzel bahçe kokularını alıyorum, ardından ise hemen dönüyor bana.
-Ne var, ne istiyorsun?
-Şey, ben...Bir şey soracaktımda...Yani acaba... Senin anne ve baban şeker hastası mı söylesene?
-Hayrola  sen doktor musun, şekerlerini mi ölçeceksin?diye yanıt verip dalga geçsede yinede yüzünün her anlamda gülümseyebilmesine, benimde moralim yerine gelmişti ilk kez konuşuyordu benimle.
-Yoo , senin bu kadar şeker olman nereden geliyor öğrenmek istedimde, merak işte.
-Görürsün sen şimdi!
Müdahaleye fırsat bulamadan, sınıfa giren  öğretmene beni şikayet etmesiyle,  önünde hem sopa yiyip hemde kulağımdan çekmişti hocam.Olacak iş miydi şimdi yani'Rezil olmuştum.
-Şimdi kızdan çabuk özür dile!
-Sevmekte mi suç hocam ya !



18 Temmuz 2015 Cumartesi

Gönül Devletim


Toprak kokusunu severim çünkü topraktan  gelirim.
Doğa üstü güzelikler görmek ruhumu okşarken,istenmeyen olaylara şahit olurkende  ruhumun zedelendiği gerçeği gibi.Biliyorum ama hayatta görmek istemeyeceğim  daha bir sürü olaya şahit olacak ve ben sadece görmezden gelmek zorunda kalacaktım.
Dışımdaki ki bir dünyaysa, içimde ki seslerde bir var olma çabası.
Her kötülüğe karşı gelebilen bir güçte.
Gördüklerimle var ediyorum gönül devletimi,gerçeğin dışında birşey görmemişim o yüzden, başka türlüsü gelmiyor elimden .
Fani dünyadan alıp taşırken tahtıma,  çaldıklarımdan sakınıyorum.
Bak dünya! Ben senden  çarpıyor, satıyorumda aynı zamanda ama benim ki başka, senin imitasyonun dermişcesine.
Bir değsin hayat içime, kalbimin köşklerini su basacakmış gibi, bir hissiyatım var.
Hem benim ruhumda ki doğa öyle börtü, böcekten oluşmuyor diyesimde var sana hayat, senin gibi kirletende yok , kendimden bile sakınıyorum galiba ben orayı,  duygularım çiçek olabilir ama bak.
 Dinlesen  beni, anı saklayıcısı olduğumu anlardın belki, deniz kabuğuna benzetirdin herhalde anlattıklarımı, hatıralarım deniz olur taşardı kulağına, sesim yankılanırdı dalgalanmalar yerine.
 Yüreğimi inşa eden  sevgimi dökerdim kayıklarımla yoluna.
Kurtulmak isteseydin alırdım seni yoluma dünya. İstemedin ki, kopamadın  seni paylaşamayan dünyalılardan, oysa dünyalılıktan çıkmışım ben, oda neyin nesiyse...
 Bil ki bende dört dörtlük sayılmam. Denizin içinde bir toprak parçasıyım sadece, dedim ya sana benzerim ben .Ayrı dünyanın insanları değilde, iki ayrı dünya olmuşuz.
Bir adayım ben, yıkık, dökük.Hayallerimi zedelemiş olabilirsinde ondan, çaldıklarım sendende ondan, sen mükemmel değilsin ya işte tamda bundan, o yüzden bak şimdi  ne halde gönlümün vatanı.
Az konaklamadım yerinde yurdunda güzel  hayat.
Unutmadım senide ama temiz gel bana bir gün çalarsan kapımı, tereddütle gelme.
Zor toparlıyorum gönül sayfamı, yeni sayfada açmak zor ardından , bir hayat kaçağıyım  işte gönlümede deydi değeli üzüntülerin, hıçkırıkların, temizliyorum ben buraları, senden habersiz güzel hayat.
Kendi gönül adamın içinde yağan yağmurum, gözlerimden hiç son bahar geçmez, gökyüzüyüm bildiğin ama hep bulutlu.  Yaza benzer gülümsemelerimde  var benim gök kuşağı gibi, fakat nereden bileceksin sen bunları, bilemezsin,  hiç güldürmedin ki beni, ondan gittim ya ben senden.
Beni anlaman için sana benzememde anlamsız.
Özür dilemekle uğraşmayalım boşuna ,  helalleşelim sadece, can çekişen kelebeklere benziyoruz nasıl olsa. Gönül  almaya vaktimiz yok anlıyor musun, zaman daralıyor, kelebeklerin ömürleri kadardır ümitleri bilmez misin..
Senden gördüklerinim ben hayat, kırdığın kadar kırmışım belli ki seni, şimdi ikimizinde bakacağı yüzü yok,galiba mahçupuz birbirimize karşı o yüzden taşınıyorum  senden, biten aşklar yeniden başlamaz, başlayamaz .Arkadaşta kalmaya ömür yetmedi ne yapalım.Gönül sayfama, kendimden yeni bir ben doğurmuşçasına ki  çocukluğumla birlikte, sana benzer dünyama gidiyorum hayat...
Hiç gerçekleştirmeyecek olduğum hayallerime dalıyorum ben, hoşçakal...

15 Temmuz 2015 Çarşamba

DEEP SEÇKİLİ FİLMLER 8


PENCEREDEKİ KADIN
Eski iki aşığın birbirini bulmasının sonucunda,yıllar evvel ki bir tutku,  küllerden yeniden alevleniyor.
Tesadüf bir şekilde kendilerini komşu olarak bulan Bernard ve Mathilde, mazide ki duygularına karşı çıkamıyorlar.
Eşlerini aldatıyorlar,yeniden gizli saklı sevgili oluyorlar.
Aşk  güzel bir duygu olduğu kadar, bunaltıcı olmaktada eksik kalmayan Fransız sinemasına ait olan bu filmde, gerçeğin ak yüzüyle yansımasını seyrediyoruz.
Sonunda Mathilde  ruhsal acılar içinde kendini kıvranarak bulur ve hem kendisinin,hemde sevdiği adamın canına kıyar.
Aşk ki önce bir bakış,bir gülücükle başlıyor,sonra doyumsuz olup, memnuniyetsizlikle devam ediyor en sonunda ise yetersiz kalarak,beraberinde kıskançlık gibi çirkin duygularıda getiriyor genellikle, bu filmde olduğu gibi.



DÖNÜŞ
Anne babalarını bir yangında kaybeden iki kız kardeş Raimunda ve Soula.
Soula  geçimini bir kuaför olarak sürdürürken, Raimunda eşi ve kızına bakabilmek için, bir kaç işte çalışıyordur.Ailesinin ölümünden sonra doğduğu yere hiç dönmeyen Raimunda, Paula halasının öldüğünü öğrenince, oraya tekrar ayak basmak zorunda kalır.Ondan önce ise kızı tarafından öldürülen eşinin cesedini, evladını kurtarabilmek adına temizlemek zorundadır.Görünürde güçlü ama altında kırılgan bir yapı yatan Raimunda'nın çocukluk kasabasına dönmesi, inanılmaz maceralara sebep olur.
 Annesinin ölmediğini anlar fakat dedikodulara göre Paula halaya göz kulak olması için, öte taraftan döndüğü düşünülür. İspanyol dramı olan bu filmde ise, Anne kızın yüzleşmesiyle ortaya sırlarda döküyor.
Ortak noktaları ikisinin kırılgan olduğu gerçeğidir, farklılıkları ise birinin gerçeklerden saklanıyor olması, yani annenin, kızın ise acıların üstünede olsa bile dair, ileriye yürübilmesiydi.



TESLİMİYET
Kabuğunda çekilmiş bir müzisyen ve kendisinin evini temizlemeye gelen bir kadının, ikilemede kalan ilişkileri.
Bay Kinsky yalnız bir insandır, görüştüğü insanlarda kısıtlıdır, fakat temizlikçik yapan, yaşam mücadelesi veren Shandurai'ye ilgi duyar.Diğer bir taraftan ise Shandurai evli biridir, eşini uğradığı suçlamadan dolayı, hapis hayatından kurtarmaya çalışıp, Afrika'dan, Roma'ya göç etmiştir,  aynı zamanda hem çalışıyor, hemde okul okuyordur.
Kocasının durumu hakkında bay Kinsky'ye sığınan Shandurai'de duygularında bir sallanma yaşar, öyle ki hisslerindende ama ödün vermez, sadakatinde biri olarak kalmaya çalışsada,  kalbine söz geçiremiyor, sabitsiz bir durum içinde buluyordur kendini.
Sonunda aşkına yenik düştüğünü düşünüyor olsakta, Shandurai şaşırtıcı bir şekilde kendi etik olduğunu sandığı doğrusuna dönüyor ve aslında filmin adı olan  Teslimiyeti, tam anlamıyla yaşamıyor.
 Ne aşkına, ne de eşine sadık kalabiliyor.Mantık ve kalp çatışması bu olsa gerek.


LORNA’NIN SESSİZLİĞİ
Uyuşturucu bağımlısı olan biri ile formalite evli olan Lorna, Belçika vatandaşlığı kazanmanın peşindedir.
Fazla eroin dozundan öleceği tahmin edilen Lorna'nın ilk eşi öldükten sonra, Lorna oturma izni kazanıp, aynı şekilde diğer başka birine  daha, vatandaşlık kazandırabilmek için, ikinci evliliğide planlanıyordur.
Bunları ayarlayan kişiler, Lorna'nın kocasının hayata bir şekilde tutunabilme çabası ve ölmemesiyle, planları suya batar ve tek çözümleri adamı öldürmektir.
Başta sadece sevdiği adam Sokol ile iyi hayat koşulları için çabalayan Lorna,olayların öldürmeye kadar geldiğini anlayınca, aslında eşine karşı ki duygusal hisleri ortaya çıkar.
 Lorna'nın elinde hiçbir şey kalmamış gibidir, diğer her şey  boş gözükür kocasının ölümünden sonra, böylece  sapa sarıyor olaylar.Bazen hayattan istediğimiz her şey bizim yararımıza değil, beynimiz bile bizi şaşırtıcı bir şekilde yanıltabiliyor.



BARFİ
Görmemek, duymamak, konuşamamak, hissetmeye engel değil, filmde zaten "Aşkın dile ihtiyacı yok" diyor.
İşitme ve konuşma engellisi olan deli, dolu hayat seveni olan bir gençtir Barfi.
Kaderi ona zor koşullar sunuyor, hasta babası için ameliyat parası bulması gerekiyor, polisler peşindedir, durmadan kovalanıyor, ancak yinede  yaşama ve mutlu olmaya tapıyordur adeta.
Bu sahneler hüzünlü olmak yerine, çok sevimli bir şekilde yansıyor filme o sırada Barfi Shruti adında evlenmeye hazırlanan bir kızla tanışıyor, ona aşık oluyor.
Kızında duyguları karşılıksız değil ama etrafının yargılarına yenilip, normal biriyle evleniyor.
Sonra otizm hastası başa bir kızla tanışıyor Barfi, Jhilmil ile.İki renkli dünya, kendi gönül devletlerini kuruyorlar o kadar masumlar ki,  ikiside birbirinin yanında mutlu hissediyorlar.
Bir ara Shruti ve Barfinin yolları yine kesişir, ikisinin bir seçim yapması gerekiyordur.
Shruti zamanında yaptığı yanlışı tekrarlamıyor  ve aşkı uğruna,sevdiğini özgür bırakıyor,bencil davranmıyor, çünkü aşk sevdiğimiz insanı mutlu görmektir.
Barfi ise masum bir aşkı seçer.Çok insancıl Hint yapımı bir film.



14 Temmuz 2015 Salı

DEEP SEÇKİLİ FİLMLER 7

SONBAHAR

Bir sessizlik abidesi olan bu Türk yapımı filmde, genç yaşta ömürlerini Sonbahara bırakmış, terk etmiş insanların öyküsü.
Yusuf,  öğrencilik yıllarında girdiği cezaevinden, hasta olduğunu öğrenmesiyle serbest kalır.
Karadeniz Cennetinde ki hayatı aynı kalmamış, bir çok şey değişmiştir, hayatlar yitirilmiştir.
O köy, gürültülü hayatın içinde, biraz sessizlik bulmak isteyen yaşlı insanların yeri olmuş, yorgun insanların, dünya inadına temiz kalanların.
Yusuf'ta artık genç sayılmaz, onun çünkü  ruhu yaşlanmış oluyor, yıpratıcı bir süreçten geçmiş olduktan sonra.Yine de bir yerlerde unuttuğu hayatının arayışı vardır, gizliye, gizliye gönlünde. Bu dönence noktasını, bir hayat kadını olan Eka sayesinde bulmuş gibi oluyor, sıyrıldığını zannediyor, hapis olduğu genç yetişkinlikten o çabucak ardını kovalayan ölümden.
Eka için ise Yusuf, kitap karakterleri kadar masum, gerçek olamayacak kadar iyi, kendi varlığıyla onu kirleteceği düşüncesi kadar temizdir.
Hangi Sonbahar, kendini Kışa teslim etmeden, tomurcuk açmaya hazır olmuş ki?
Her çiçekte kardelen olup, göğüs geremiyor ki maalesef kara kışa.
Zedelenmiş ruhlar, Sonbahara benzer işte ,tam bir harabeyi düzenledim derken, bir kış,kıyamet, bir rüzgar gelip yıkar bütün çabalarını...


PROFESYONEL
 Miloşeviç zamanında, tedbir için, birinin hayatını gözetlemekle görevlendiren Sırp yönetimi tarafından Teja, yıllar sonra bir taksici rolünde, senelerce hayatının her anının içinde olan, siyasi konulardan pek içli dışlı olan Luka'nın, karşısına tuhaf bir bavulla çıkar.
Bir yayın evinin sahibi olan Luka, iş yerine uğrayan bu adamın, söylediklerine anlam verememektedir.Bavul ortaya atılınca ise oradan on yılda arda kalan anılar çıkıyor.
Bir şekilde Luka, Teja'nın arkasını topluyormuş gibi oluyor. 
Teja'nın geçmiş senelerinde, Luka gerek bir postacı, bir doktor derken, kılıktan, kılığa girerek, hep Teja'nın hayatının içinde, bir gölge imiştir.
O günler, bavuldan çıkan her bir anıyla anımsanır, filme duygusal, komik, öfke uyandıran savaş, protesto gibi, acı görüntülerde yansır.Sırp yapımı olan bu filmde belki de hiç hoş olmayan sebeplerden, iki farklı dünya insanının ortak yaşam parçalarını izliyoruz..Hayat ne de olsa, çeşitli rastlantılarla dolu




 BERBERİN KOCASI
Hep saçını kestirmeye gittiği mahalle kuaförüne, küçüklükten beri aşıktır Antoine.
Bu kararında büyüyünce de vazgeçmez ve hep bir kuaförle evlenmenin hayalini eder.
Yıllar sonra çocukluğundaki aşık olduğu kadına benzeyen, başka bir kuaföre aşık olur, hayatını kurar.Evlendikten sonrada eşinin dizinin dibinden ayrılmayan Antoine ve Mathilda'nın tutkulu aşkları sayesinde, bir ilişkinin ince, şiirsel ve dokunaklı, farklı bakış açılarını seyrediyoruz.
Mathilda'nın ansızın yağmurlu bir gecede intihar edip, geride bir mektup bırakması, şaşırtıcı değil aslında.
Hani vardır ya zirvede olan tutkular, büyüsü bozulması istemeyeceğimiz farklılıklar, hayaller, aşklar... Mathilda öyle bir aşkın yıkılabileceğini sezdiği  anda, büyüsünün etkisinde bırakıyor duygularını , en zirvede  bir aşk yok olmasın diye, çünkü sonsuza kadar süren bir aşk yok ama bu şekilde ölümsüzleşiyor.Gerçekleştirdikten sonra hevesi kaçacağına dair korktuğumuz hayaller, vazgeçtiklerimiz öyle işte bu izlediklerimiz.Bir fransız yapımı olan filmde anlaşılır şekilde gördüğümüz o ki,  vazgeçmek cesaret ister, hep bir sona maruz kalan duygularımızı kurtarıyoruz bu durumda.





ROSETTA
Hayata karşı masum bir iç sesin çatışması, isyanı.Boyun eymeyen, razı olmayan ve daha iyi bir geçim için çabalayan Rosseta'nın, zorlu yaşamı.Fransa,Belçika yapımı bir film.
Daha dünyanın kirli  tarafıyla tanışmaya yüzü çocuk,  kalbi olgun Rosetta, alkolik annesi ve kendini barındırabilmek için, yoksulluğun içinde bir çare, işten işe koşuşturur.
Yaşama arzusu, onu istemese de  bazen kötü bir insanmış gibi göstermeye zorunlu bıraksada, bedellerini hep vicdanı ödüyor.Direnişi, tutunuşu onca insanın içinde bir yardım eli dair görmemesi,  yine de vazgeçmeyişi, insanı izlerken insanlıktan utandırıyor, ne de olsa hepimizin önünden yüzlerce, hayatlarını bilmediğimiz bir çok çaresiz geçiyorda biz bilmiyoruz, daha doğrusu bilmek istemiyoruz.İmkanlar büyüyor, dünya küçülüyor, rüyanın içinden sarsılarak bir uyanış yaşatıyor Rosetta'nın hayatı.



FAKÜLTE
Gençlik, karışıklıklar, sorunlar ve bir okul.Görünürde sadece anormal öğrencilere sahip olduğunu düşündüğümüz bir okulda, aslında durumlar tam tersidir ve öğrencilerden başka her şey normalin çok dışındadır.
Tuhaf davranan öğretmenlerin sayısı artıyordur ve bir gün bir laboratuvar çalışmasında, öğrenciler çok ta zararsız görünen, fakat başlarının belası olacak, bir cismin varlığını fark ederler.
O yaratık, herkesin içine girip, insanları istediği gibi yönetebiliyordur  ve öğrencilerde  kendilerini koruyabilmek, canavarıda etkisiz hale getirebilmek adına, uyuşturucunun bir çare olduğunu bulurlar.Yok olan insanların sayısı artıyordur, en kısa sürede öğrenciler duruma el koyup, okulu uzaylı yaratıklardan ele geçirilmeden, normale çeviriyorlar.Aslında normalde okul senelerimizi canavarlaştıran insanlar, gerçek hayattada olmuyorda değil hani.Doksanlı yılların, bir ABD yapımı olan bu filmde, hafif korku, gizem sevenler için güzel film.