16 Ağustos 2015 Pazar

Deniz'in Hüznü 3


2.Kısımın devamı...

Kendimi tıbbi koridorlarına adamayı karar verdiğim o seneler daha çok gençtim, bu tercihimde asla otoriter  olmadım ama aklımda, ailemden hayatta kalan tek insanı memnun etmek vardı.
Annemin ölümünden sonra, yirmili yaşlarımın başında, Submükoz Myom tanısı konulan sağlık durumuma, infertil  hastası olmamın ihtimali büyük bir olasılıktı, gidişatımı geçirdiğim Histerektomi ameliyatı belirlemiş oldu. 
Doktor bir babanın kızı olupta bu gerçeğin gün yüzüne çıkması kaçınılmazdı. Asla bir aile kuramayacağımı babam benden iyi biliyordu.İkaz edilirken, kendime ne  istediğimi ifade etme şansı vermeden, ona hak vermiştim .Babama, onun izinden yürüyeceğime söz vermiştim.Sonrada bir daha hiç konuşulmayacak üzere kapandı bu konu.
Okadar yorulmalıydım ki... Acıyı hissetmeyecek kadar, işim bana kendimi unutturmalıydı ve hayatım benim işim olmalıydı bundan sonra.Anneme en çok ihtiyaç duyduğum zamanlardan birinde o yoktu.
Oysa asla bir bebek sahibi olamayacağımın hakikati, bir gün kendi ailemi kuramayacağım anlamına gelmemeliydi.
Her şeyi geride bırakıp gitmek isteği, yüksek eğitim  yıllarımın dördüncü senesine belirmişti.
Kaybolmak istiyordum, okadar yorgundum ki benliğimi tanıma şansı vermek istiyordum kendime.
Başka bir şehirde,bir kaç arkadaşımın yanında yerleşip,  bir hayat kurmaya çalışmak yetecekti belki de. Yeniden ayağa kalkmak zordu, kaldığım yerden devam etmek ise, baştan başlamaktan daha zor.

O gün  Havaalanındaki uçak anonsları, şimdi ki hastane sesleriyle karışıyordu beynimde.
Çok farklı olabilirdi, kavgasız  mesela, gürültüsüz ayrılmak, olmadı.
Uçak saatinin olmasını beklerken,son olarak telefonumu çıkardım kapatabilmek için.
Fakat durmadan yanıp sönen ekranın önünde beliren “Babam” ismi kanımı dondurdu, çivi çakılmış gibi kalmıştım olduğum yerde.Telefon sesi, anons seslerine benzer o gün  ki gibi şimdi de yankılanıyordu kulaklarımda.Atlattığımız onca badireye rağmen, son bir kez sesini duymaya ihtiyacım vardı, nasıl olsa gidiyordum, nasıl olsa dönmeyecektim artık sanıyordum.
-Ba-ba...
Sesim gömüldüğü yerden zor çıkmıştı ki karşı taraftaki derin nefes aldıktan sonra, konuşmaya başlamasıyla,  şahsın başka biri olduğunun kanaatine vardım.
-Deniz Varol?
-Evet benim... Siz kimsiniz, babam nerede?-peşi sıra ardı ardına  sorduğum sorular, beni iyice tedirgin etmeye yetmişti.
-Deniz hanım,şimdi sakın olun ve beni dikkatlice  dinleyin...Babanız bu sabah 9:45 suları civarında N... otoyolunda, bir trafik kazası geçirdi...

O gün, telefonun elimden düşmesinin  ardından... Bekleme odasının kapısı açılması ve ürkmemle birlikte,  kabusumun gerisini getiremiyorum.


-Deniizzz !! Allah aşkına, sen nerdesin? Herkes seni arıyor... Çağrı cihazını duymuyor musun? Şubat hoca delirmiş durumda!Koş hadi ,ne duruyorsun, acil servise durumu ağır olan yaralı hastalar gelmiş...
Ben ki kendi yolumda koşmaya çalışan,  beni bu yolda durdurmak isteyen babamın mesleki hayatını bir kaza sonucunda,  tekerlekli sandalyeye mahkum ederek bitirmiştim o kazada kaç kişinin canına mal olmuştum... Şimdi nasıl beyaz bir önlük giyip can kurtarma cüreti bulabiliyordum kendimde, buna nasıl yüzüm vardı bilmiyordum!Bildiğim tek şey vardı, oda vicdanımın sesinin asla susmayacağı gerçeğiydi !Acıların üstüne bir gelecek kurulabilir miydi?
    











9 Ağustos 2015 Pazar

Deniz'in Hüznü 2



Hayır,bu kara batak dünya toprağında
 can vermemeliydim.
Yanmalıydım,gömülmemeli.
 Küllerim gökyüzüne savrulmalıydı,
o zaman belki anlardın beni...
Her nefes çekişimde, oksijen niyetine 
nasıl duman kokladığımı içime.

Bedenim yerine ruhum yıkanmalıydı ,
 su değmeliydi kalbime.
 Başka türlü nasıl akıtabilirdim ki içimde bu zehri.
 Temiz kalmalıydım dünya inadına,
günahlarım evreninkileriyle yarışmamalıydı.
Yalnız öleceksin diyorsun ya hani,
 etrafım kalabalıkken çok ta  iyi olduğuma emin gibisin.

İnsanlığıma ver bu sözlerimi ne olursun, kırılma bana, kırma beni...


Kabus gibi geçen, cerrahi asistanı adayı olarak yürümeye başladığım yeni hayatımın, ilk iki  ayın sonuna gelmiştim.
 Üşüyen parmaklarımı,ellerimin arasında sıkıştırdığım kupanın içindeki kahvemi yudumlarken ,
diğer bir yandan ise  bekleme odasında ki yan pencerenin kenarında durmuş, hastanenin aşağısında duran bahçeye bakıyordum.
Girmeye hak kazandığım ilk Hemanjiom ameliyatımda  başarısız olmuştum ne yazık ki ve ben uzunca bir süre maruz kaldığım alaycı bakışların  altından, kolay kolay gelebilecekmişim gibi gözükmüyordu.
Belki de basit sayılabilecek bir karaciğer ameliyatında, bana verilen fırsatı iyi değerlendiremeyip,hastayı kanamadan kaybedebilir, doğru bir tanımla onu öldürebilirdim.
Afallamamdan hiçte etkilenmeyip,  duruma anında  el koyan hocalarım vardı, öte bir taraftan ise, beni ameliyathaneden uzaklaştırmakta geç kalmamışlardı.
Rakiplerimin  hepsi ameliyatlara girebilmenin fırsatını kollarken,ben  bu şansı yakalayıp, kendi elimle uzunca bir zaman değil ameliyatlara girmek, ameliyathanelerin önünden geçme olasılığını bile yok etmiştim.
Düştüğüm  bu durumun ardından, günler geçmiş olsa bile, kötü bir başlangıcın travmalarını hala beynimden atamıyordum ve ne acı bir gerçektir ki, daha yolun başındaydım.
Kafamda  ki seslerin acildeki yankılanan anons seslerinden farkı yoktu, içim ise gözlerimin süzdüğü bahçenin boşluğu gibiydi.Soğuk,ürpertici ve hoş gözüktüğü kadarıyla, kirli.

Üzülmek ise bana her seferinde aynı şeyi hatırlatıyor,hayat çizgimin değiştiği o günü  .
İlk ve son defa dile getirdiğim o soruyu "Ya kaderime boyun eğmezsem"
  

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Çocuktum 2


NOT: Yazıda ki dialoglar Balkan ve yöresine ait konuşma ağzı ile anlatıldı , doğrusunu okumak isteyen veya zorluk çeken olursa diye altta doğru yazılışıda ekli.


-Çiçekçiiiiii!
Başımın belaları nerede kaldı demeye gerek duymadan, Sadriye hanım dışarıdan gelen  çocukların kışkırtıcı seslerine karşılık, romatizmadan ağrıyan yerlerini eliyle tutarken, kalkıp kapıya doğru ilerledi.
-Kız gene siz! Allah tüketmiydi emi sizi miri evlat,  nasıl tükettınız bahçemi, bakarken turli budala filmleri.Çiçekçi olaymişler, kışt ordan gitti bahçeçigım,çiçeçelerım,birtanecik kızçelerim, siz kopartırırken vay banam!Allahtan günah, hiç mi ügretmediler size, yanayasınız cenemde.
-Biz satayız bunlari Sadriye teyze ,sen anlamayn hiç, bize de günah değil mi e te senda yakalayamayn oh canıma deysın koşta yakala.
-Edepsız bir kerem,  bak beriye çikarse Sadri enişte gürecesın!E te da bir kere derım, gürmiym  artık sizi burda  se kafiçelerınızı kıracim.Mıri senın adıni yok Melek, şeytan koymaliymişler, yanlış etmişler.
Sadriye teyze ağlaya dursun, ağıtlar getirsin cansız çiçeklerinin üzerine,  Melek için önemli olan, kendi  günlük rutinini yerine getirmiş olmasıydı.Sadriye teyzenin öfkesine karşılık kıkırdayan Melek, arkasında kardeşi Merve ve arkadaşının saklandığı  iki ödleğide koruyor, gözünü kırpmadan gülüyor, elini ağzına götürüyordu, kahkalara boğuldukça.
Görünüşte acımasız olan Meleğ’in kalbinden geçen asıl amacını anlamak, belli ki de yıllar gerektirecekti.
Oğlu üniversite okuyan Sadriye teyze, evladının  hep yolunu gözler, hasretini çeker,kahveden  dönen yorgun eşinin horlamasını dinlemesiyle, kadın programları izlemek olurdu tek eğlencesi.
Melek bunu biliyordu o kadının çocuk sesine hasret kaldığını, yüzündeki çizgilerin  hafif sarkık olmasına rağmen, hala hayat dolu bakan mavimsi yaşlı gözlerinden anlıyordu.
 Yıllar sonra kim bilir, bu üç arkadaş büyüdüğünde ortada belkide koparılacak bahçe bile kalmayacaktı, belkide Sadriye hanım sırf o çocuklar kapısına gelip öfkelensin diye o çiçekleri ekiyordu.Melek bu gerçeği çok önceden biliyordu.
Bir de Sadriye teyzenin  gerçek ismi neydi bilinmez, çünkü eskiden kadınlar eşlerinin isimleri ile çağırırdılar.
 -Melek haydi gidelım, artıkın korkmaya başladım!-dedi Merve.
- tamam eşşoğlueşşek gideyz, korkma te oka senda aman!
Melek Baykalın oyunculuğu etkisinde kalan küçük Melek, kendisinin rolünden bir replik atmaktada alt kalmamıştı.Sadriye teyze tehlikesini atlattıktan sonra, ellerinde ki kopardıkları çiçekleriyle, sokak, sokak “Çiçekçiii, çiçek isteyen yok muuu” diye avaz, avaz bağıran çocuklar, şehirde hiç te alışkanlık olmayan bir şey yapmaktaydılar, kendilerince televizyondan izlediklerini hayata geçiriyorlardı.
-Meleek!
-Ne var mi?
-Bak te bu güli koyar misın saçımın arasına?
Önde yürüyüp  koruyuculuk taslayan Melek, arkasını dönüp yaklaşarak, arkadaşının boynunda zor yetişen  kısa saçlarını kulağının arkasına doğru düzeltip, gülü yerleştirmeye çalıştı.
-Dur bakaym bir...Ayyy tam nasıl artistka oldun !Nasıl o ne seveydın sen, ne idi adi  dur Ro-Rilinda,Linda.
-Rosalinda o Rosalindaa akıllim, Fernando Joseye aşık o dizide amaa!
-Aman be nerden bileym senın pembe dizilerini, te o işte ne dersın.
Biliyordu, Thalia Sodiye benzeyen hiçbir yanı yoktu, saçının aynı karamel rengi olması dışında o kısa boyu ve tombiş göbişiyle.Melek arkadaşının bir gün o sanatçıya benzeme hayaliyle yaşadığını biliyordu, ondan kendisine hep umut dolu sözler söyler, ona benzediğini inandırırdı.
-Haydi kaytarmayin, vazife başındayiz çiçekçiiii!
Kendi sokaklarının başına tam ayak basıyorlardı ki o sokaktaki ilk evin kapısı açılıp, Melek ve Merve’nin arkadaşlarının anneannesi beliri verdi içeriden.
Uzun örülü saçı, başında oyalı tülbendi, altında utangaç bir genç kız gibi, saklanırmışçasına ki hallerinden vazgeçmişçesine,hafif dağınıktı anneannenin saçı.Alnında ellerinden kalan un iz vardı.
Bir elinde oklava, diğer eliyle çocuklara yaklaşmaları için talimat veriyordu.
-Gelın kızçeler, koşun çabuk düşmedan!Yapmişım pideler, isi dırler!
Anneannesine koştu kızçelerden biri, beline sarıldığı boyunun yetişebileceği kadarıyla.Anneanne torunu kirletmesin diye ellerini havaya hafif kaldırırken, küçük kız konuşmaya başladı.
-Anneannee, hoşaf yaptın mi hoşaaf?
-Hemi de kızılcıklardaan, izvarli pide de var kız zilli, haydi çagır ayaktaşçelerıni soğutmadan pideleri !



***
 
-Çiçekçiiiiii!
Başımın belaları nerede kaldı demeye gerek duymadan, Sadriye hanım dışarıdan gelen  çocukların kışkırtıcı seslerine karşılık, romatizmadan ağrıyan yerlerini eliyle tutarken, kalkıp kapıya doğru ilerledi.
-Kız gene  mi siz! Allah sizin belalarınızı vermesin emi evladım,  nasıl da tükketiniz bahçemi, hep o saçma sapan filmleri izleye izleye geldiniz bu hale .Çiçekçi olacakmışlar , hadi oradan gitti güzel bahçem ,çiçeklerim,birtanecik kızlarım, siz kopara kopara vay benim başıma !Allahtan günah değil mi , hiç mi öğretmediler  size, cehennemde yanacağınızı.
-Biz satıyoruz bunları Sadriye teyze ,sen anlamıyorsun ki hiç bizi , günah değil mi bu çocukları, e sende yakalayamıyorsun ki hiç bizi ,oh canımıza deysin işte, azcık koşta yakala.
-Edepsizler  sizi,  buraya baksana sen Sadri enişten çıkarsa görürsün sen!Bir kez daha uyarıyorum bakın, görmeyeyim sizleri artık burada  yoksa kafanızı kırarım anladınız mı?Ah ah senin adını  Melek değil , şeytan takmalıymışlar, yanlış yapmışlar.
Sadriye teyze ağlaya dursun, ağıtlar getirsin cansız çiçeklerinin üzerine,  Melek için önemli olan, kendi  günlük rutinini yerine getirmiş olmasıydı.Sadriye teyzenin öfkesine karşılık kıkırdayan Melek, arkasında kardeşi Merve ve arkadaşının saklandığı  iki ödleğide koruyor, gözünü kırpmadan gülüyor, elini ağzına götürüyordu, kahkalara boğuldukça.
Görünüşte acımasız olan Meleğ’in kalbinden geçen asıl amacını anlamak, belli ki de yıllar gerektirecekti.
Oğlu üniversite okuyan Sadriye teyze, evladının  hep yolunu gözler, hasretini çeker,kahveden  dönen yorgun eşinin horlamasını dinlemesiyle, kadın programları izlemek olurdu tek eğlencesi.
Melek bunu biliyordu o kadının çocuk sesine hasret kaldığını, yüzündeki çizgilerin  hafif sarkık olmasına rağmen, hala hayat dolu bakan mavimsi yaşlı gözlerinden anlıyordu.
 Yıllar sonra kim bilir, bu üç arkadaş büyüdüğünde ortada belkide koparılacak bahçe bile kalmayacaktı, belkide Sadriye hanım sırf o çocuklar kapısına gelip öfkelensin diye o çiçekleri ekiyordu.Melek bu gerçeği çok önceden biliyordu.
Bir de Sadriye teyzenin  gerçek ismi neydi bilinmez, çünkü eskiden kadınlar eşlerinin isimleri ile çağırırdılar.
 -Melek haydi gidelim, artık korkmaya başladım!-dedi Merve.
- tamam eşşoğlueşşek gidiyoruz, okadar korkacak ne var ki!
Melek Baykalın oyunculuğu etkisinde kalan küçük Melek, kendisinin rolünden bir replik atmaktada alt kalmamıştı.Sadriye teyze tehlikesini atlattıktan sonra, ellerinde ki kopardıkları çiçekleriyle, sokak, sokak “Çiçekçiii, çiçek isteyen yok muuu” diye avaz, avaz bağıran çocuklar, şehirde hiç te alışkanlık olmayan bir şey yapmaktaydılar, kendilerince televizyondan izlediklerini hayata geçiriyorlardı.
-Meleek!
-Ne var be?
-Baksana şu gülü saçımın arasına yerleştirebilir misin?
Önde yürüyüp  koruyuculuk taslayan Melek, arkasını dönüp yaklaşarak, arkadaşının boynunda zor yetişen  kısa saçlarını kulağının arkasına doğru düzeltip, gülü yerleştirmeye çalıştı.
-Dur bir bakayım ...Ayyy artistk gibi oldun vallahi !Aynı o sevdiğin gibi, adı neydi dur Ro-Rilinda,Linda.
-Rosalinda o Rosalindaa akıllim, Fernando Joseye aşık o dizide amaa!
-Aman be nerden bileyim ben senin pembe dizilerini, işte o dediğinden.
Biliyordu, Thalia Sodiye benzeyen hiç bir yanı yoktu, saçının aynı karamel rengi olması dışında o kısa boyu ve tombiş göbişiyle.Melek arkadaşının bir gün o sanatçıya benzeme hayaliyle yaşadığını biliyordu, ondan kendisine hep umut dolu sözler söyler, ona benzediğini inandırırdı.
-Haydi kaytarmayın, vazife başındayız çiçekçiiii!
Kendi sokaklarının başına tam ayak basıyorlardı ki o sokaktaki ilk evin kapısı açılıp, Melek ve Merve’nin arkadaşlarının anneannesi beliri verdi içeriden.
Uzun örülü saçı, başında oyalı tülbendi, altında utangaç bir genç kız gibi, saklanırmışçasına ki hallerinden vazgeçmişçesine,hafif dağınıktı anneannenin saçı.Alnında ellerinden kalan un iz vardı.
Bir elinde oklava, diğer eliyle çocuklara yaklaşmaları için talimat veriyordu.
-Gelin kızlar, koşun çabuk düşmeden!Börekler yaptım,sıcak,sıcak!
Anneannesine koştu kızlardan biri, beline sarıldığı boyunun yetişebileceği kadarıyla.Anneanne torunu kirletmesin diye ellerini havaya hafif kaldırırken, küçük kız konuşmaya başladı.
-Anneannee, hoşaf yaptın mı hoşaaf?
-Hemde kızılcıklardaan, peynirli börekte var kız zilli, haydi arkadaşlarını çağır soğutmadan börekleri !