8 Aralık 2015 Salı

Deniz'in Hüznü 4


Merdivenleri koşarcasına adımlarla üçer beşer atlıyorum. O sırada Onkoloji,Nöroloji,gibi belirli bölüm koğuşlarının,gözlerimin önünden bir şerit halinde geçtiğini fark ediyorum.
İlk yardım merkezine doğru acil servise ilerlerken, ciğerlerime solduğum kimyasal maddelerin, genzimi yaktığını hissetmekteyim…
 İçime büründüğüm çaresizlikle birlikte, bir kaç dakikaya vardığım noktada, devadan çok ölüm çağrıştırdığı bir kaosun içinde bulunmaktaydım artık.
Kan ünitelerinin önümden gelip geçtiği,  elektro şok aletlerinin şarj edilişi,  çok normal birşeymiş boyutunda karşılanması gereken bir yerdi burası.
 Öte bir yandan ise başka bir hastanın üzerinde uygulanan, trakeostomi  nefes borusu açma işlemine şahit oluyorum.
Sonradan ise başı boş olduğunu fark ettiğim, yangın yarası olan bir vakaya  yöneliyorum yanımda ki hemşireyle birlikte.
  Yaranın 3. derece C. sınıfı olarak adlandırıldığı bu durumun tedavisine, eskaratomi işlemini uygulamanın doğru teşhis olduğunu kanaatine vardığım anda, beni işimde engelleyen başka bir meslektaşım oluyor.
-Sen ne yaptığını zannediyorsun..! O benim hastam!
Fakat bu sözlere karşılık dikkatimin dağıldığı anda, gözlerimi hastadan ayırmadan, bakış açım vakanın ayağının baş parmağına yöneliyor.
Doku  üzerinde görülen  bu şişkinlik, hiç te yangından alınan hasarlara benzemeyip, ürik asit miktarının birikimini andıran, Gut hastalığını getiriyor aklıma.
-Onu Ürolojiye yöneltmelisin!
-Bak sen!Özür dilemek yerine, hastamı önce çalıp, sonrada teşhis konmaya çalışıyor utanmadan!
-Kusuruma bakma ama onu burada bulduğumda yanıbaşında kimse yoktu, senin hastan olduğunu nereden bilebilirdim ki ya da buna neden inanayım ki?
Gördüğüm muamele karşısında, beynimde ki  kan basıncımın yükselişi artıyor ve o an olay çirkinleşmeden, araya giren psikiyatri Şubat hocamız oluyor.
-Oo bayanlar, hastanemizde çocuklar için pediatri'nin yeterli olduğunu düşünmüştüm, adresiniz yanlış bence!
-Hocam açıklayabilirim!
-Neyi açıklayacaksınız, koyun can derdinde kasap, et, tıbbi felsefesi mi?Ayrıca senin burada ne işin var, Dr.Erhan beyin asistanısın sen, git hocanı bul!
-Ben..
-Hala burada mısın?

Cerrahi uzmanımızın bir kaç günlük yokluğunun, asistanlara görev dağıtma işini üstelenen Dr.Şubat'ın söylediklerini algılamaya çalışırken, kalp damar cerrahisi Erhan hocamı, ne traji komiktir ki çocuk Pediatrik Kardiyoloji Ünitesinde buluyorum.

Hızlı adımlarla 412. numaralı odaya doğru ilerlerken karşılaştığım manzara önünde aslında okadar acele etmesem de olurmuş hissiyatı içinde bulunuyorum.
Tipik bir baba kız görüntüsünü anımsatan hocam ve küçük hastamızın oyuna dalmaları etkeninden mi olsa gerek, beni fark etmeyişleri, daha uygun bir sözle fark etmek istemeyişlerine karşın bozguna uğruyorum, bunca yorgunluk sonrasında.
Kısa bir bekleyişin ardından dikkatlerini çekmek adına, hastamızın durumunu anlatmaya başlıyorum…
-Gökçe Eray, 6 yaşında doğuştan pulmoner arteriyel hipertansiyon hastalığından yolla çıkarak, kalp yetmezliği…
Devam etmemi gereksiz gördüğünü  ifade eden bir davranışta bulunup, konuşmaya başlayan doktorun benle ilgili imalı sözlerinde anlam çıkartmaya çalışıyorum.
-İşte böyle Gökçe'cim, bazı doktor ablalarımızda çok sorumsuz davranabiliyor, bu da demek oluyor ki herkes hayat kurtarmak için yaratılmadı!
 Küçük kızla birlikte, uzandığı yataktan doğrulup kızın elini yetişkin bir bayanmışcasına öpüp, yerinden kalkarak, kapıya doğru ilerledi Erhan bey.
Ardından bende gitmeye hazırlanırken, son defa  kızın ilginç bir etki yaratan gözlerine takılıyor bakışım, onunda gözleri benim üzerimde,göz göze geliyoruz…
-Hocaam,hocaam özür dilerim çok özür dilerim…Bana tanıdığınız ameliyat fırsatından sonra, başarısızlığımdan dolayı, beni artık yanınızda istemezsiniz diye düşünüyordum, özür dilerim gerçekten…
-Hayret, ne zamandan beri  asistanlar cerrahların yerine kararlar alır olmuş, benim böyle bir bilgilendirmeden hiç haberim yokta ?
Bir de senle ilgili şüphelerimi yendiğim söylenemez, Fob hastalığına yakalandığının kanısındayım!
Aşağılayıcı sözleri içten içe yutmaya gayret gösterirken, diğer bir yandan dünyada eşi benzeri görülmeyen bir hastalıkla, alakamın ne olduğunu öğrenmek için sessizliğimi koruyorum.
-Senin farkın ise, kaslar yerine kalbinin heykelleşmiş olması!Küçük bir çocuğa nasıl öleceğini, açık açık gözünü kırpmadan söyleyebiliyorsun, anlamış değilim, bunun bir açıklaması olmalı!
Gözlerim bu konuşma devam ederse, daha fazla dayanamayacağı sinyalini verip dolsada, son bir kez daha kendimi ifade etmeye çalışıyorum.
-Ben ölmek gibi bir kelimeyi asla kullanmadım, ayrıca hastalarım ve benim aramda en ufak bir duygusal bağın oluşması, etik olmadığını sizlerden öğrendim ben!
-Bir onu demediğin kaldı zaten lanet olası!Hastalarınla bağ oluşturmanın yasal olmaması, onların hislerine ve duygularına saygın olmayacak anlamına gelmiyor, aksine iyileşeceklerine dair morallerini yüksek tutmalısın, hele söz konusu küçük bir çocuksa…
Ya da sen bence şöyle yap en iyisi bana sorarsan , mesleki kariyerine şimdi şuan  son ver, yoksa aksi takdirde  olacaklardan ben sorumlu değilim…
İçimde ki öfkeyle karışık hüznü bastırma uğraşlarımın, bu kadar başarılı olacağını bende tahmin etmezken, bu konuşmanın ardından, terk ettiğim odaya dönüyorum yeniden.
İlk gelişimde fark etmediğim hastane odasının duvarlarına yapıştırılan, aşağa yukarı hepsinin aynı manzaraya sahip olduğu fotoğraflara takılıyor gözlerim.
Hepsi deniz kenarından olsun sahil karşısı deniz manzaralı kareler.
Moral bozukluğundan olsa gerek, bu güzel görünümlü odanın beni boğuyor etkisi yaratması.
-Buranın hali ne böyle çocuk  söyler misin?! Burası kreş veya senin odan değil anlıyor musun hastane ve kafana estiği gibi dekorlar asamazsın, zaten işim başımdan aşkın, bir de senle uğraşamam!
Söyle anne, babana, geri geldiğimde odayı eski halinde getirmiş olsunlar.
Sarf ettiğim kırıcı sözlerin ardından bulunduğum yerden ayrılırken, koridorda bir kaç adım ilerisinde, yıkıcı halimi fark eden, hemşire Şeyma abla oluyor.
-Ah,Deniz'cim Gökçe'yle tanıştın demek.
-Gökçe?
Afallamamdan durumumu anlayan Şeyma abla, konuşmayı  yıkıntımı damgalayan bir kaç sözle sonlandırıyor.
-Gökçe ya! İçeride ki küçük kızı kastediyorum.Daha önce çalıştığım hastane, Gökçe'nin kaldığı yetimhaneyle bağlantıları vardı, oradaki çocuklara muayeneye gidiyorduk…
-Yetimhane…
Karşıdaki odadan o an sedye üstünde bir başka çocuk cesediyle görevliler çıkıyor.Küçük cansız bedenin şekilsiz kaldığı kar beyaz örtünün altında, artık atacak bir kalbi yoktu, bense bir kalp kırmıştım, hemde yüce bir kalp…
Ruhumun morgta yatan bir cesetten farkı yoktu artık…





27 Kasım 2015 Cuma

Çocuktum 3



NOT: Yazıda ki dialoglar Balkan ve yöresine ait konuşma ağzı ile anlatıldı , doğrusunu okumak isteyen veya zorluk çeken olursa diye altta doğru yazılışıda ekli.


-Hayirli sabahlar evlat!
-Hayirli sabahlar nenecım, nıssın iyisın? Melek, Merve burda mi dırler?
-Nası olaym be evlatçem, bu pusto ayaklarım ancakle yürürüm nene te üyle nasıl bilersın.Burdadır kızçelerım dur çagıraym.
 Yaşı yetmişlere yaklaşan Melekler’in babannelerine, küçük kız genelde her sabah evin bahçesinin çeşme başında abdest alırken rastlar, ayak üstü hayır duasını alırdı.
Bütün mübarek günlerden haberdar olan nine, çocuklarıda bilgilendiremiyi ihmal etmez, kendilerine  dua öğretir o günlerde oruç tutarlarsa, sevap kazanacaklarını söylerdi.
-Eşşoğlu eşek, ne yapaysın be ,bileyn mi bugün hayirli günmiş, üç aylar girmiş  nenem oruç tutay.Tutalım mi bizda?
Melek ve Merve’nin şimşek çatışını andıran, mervidenleri uçarak  inmiş  halinden nasibini alan  küçük kız, bahçe kapısının önünde  bir anda iki arkadaşını görüp, söylenenleri algılamaya çalıştı.
 Aralarına giren ise merdiven gıcırtısının sona erip,  arkalarından beliren babanne oluyor.
-Miri evlat uzun dır gün mırı, bayılayasınnız çaki akşam,  batırmayin günaha.
-Yok nene oruç tutayız.Niyet ettim oruç tutaym ,aminn tete oka! –diye üsteledi Merve.
-Tamam be evlatçe hayde Allah kabul etsın, gelina iftar yeyelım ovakıt heppımız, hem paça yapacim ister misınız başka şi?
-Yok nene be biz isık büyük kızçeler, var bizım paremiz, yeyciz dişarı sosyete olaciz.
Babaannesinden öpücük çalan her iki torun, çimen üzerine döşenmiş beton geçitten yalın ayak koşarak sokak kapısına doğru ilerlerlediler, küçük kız ise  ellerinde,arkadaşlarının pabuçlarıyla arkalarından ilerledi.
Melek ise her zaman ki gibi, kendi havasında şarkı söylüyordu.
-Süpürgeee etttim saçlarımı, kabullendim   suçlarını, yerine ben içtim, sakinleştim ,
içmediğin inançlarınıı…
-İlaçlarını diyor Melek ilaçlarınıı!
-Hasta ettin, Merve beni hastaa, hasta olan sendin aslındaa!
-Off Melek…

Vakit ilerleyip akşam  saatleri yaklaşırken, gün boyunca aç açına oynayan çocuklar, sokağın sonunda ilerleryip, Şengün ablalarının, evinin kapısı önüne  merdivene benzer yüksek beton döşenmiş kaldırıma oturup, hesap kitap yapmaya başladılar iftar yemekleri için.
-Kay, kaydır  şurdan bir taraflarınida, ne yapaciz be akşam ne yeyciz.
- Sosyete olmayı tutturan sen idin Melek hatırlataym.
-tamam be bilem ben ne demişim, niçin tekrarlayn, bende on dinar var, sizde ne ka divirin marifetınızi ablalar.
-Bende 15.
-Bendede 17
-Okadar dinara değil hamburger almak, lepinye bile vermezler bize be. Off off.
Kukumal kuşları gibi başlarında dünyanın en büyük dertleri varmış gibi, birbirine dayanan dostların düşüncelerinı sonlandıran, kafataslarının  içlerinde beklenmedik bir anda, hissettikleri acı oluyor.
Başlarını tokuşturan, karşılarındaki siluet, Melek ve Mervenin amca oğulları Recep’ten başkası değildi.
-Ne edeysınız küçükler?
-Sensın küçük!Ne var senın benimle e te haçın güreysın beni vuraysın, niçin?-diye isyanıyla meydan okuyan küçük kıza, Recebin çokta üzüldüğü söylenemezdi.
-Sen kukla misın be herşeye ağlar zırlarsın?
-ben annene divirecim, dügsün seni te güreyesın!
-brak o budalay se diil akılda,Allahın  şopi!
Arkadaşını ayırmaya çalışan Meleğ’in amca oğluna söyledikleri önünde,Recep kendisine doğru hucum alıp yürüsede, buna  karşılık aralarında ki husumeti dindiren, acıklı haykıran bir ses oluyor.
-aa bakın, bakın orada ne var! - Merve karşıda ki kaldırımda ki yarali kuşu işaret ediyordu.
Tarif edilen yöne ilerleyen çocuklar ve amca oğlu, olay yerine ulaştıklarında, küçük kız kuşu avuç içine alıp sığabilece kadarıyla geçerli bir yuva vaad etti ona. Başını hafif okşarken ise konuşmaya başladı.
-yarali bir kırlangıç, hemide kanadi kırık, cançem benım.
-Şengün ablaların balkonu altına yuva kurmişler, baksana anne feryad edey orada yokari.Struya kablolarına takılmişler günatan.
-Recep koş koyşidan merdiven bul, annesine ulaştıralım yavricagi.
-Önce yarasıni sarmamız gerek Melek, diye tamamladı kız kardeş.
-Benim anneannem ben ne zaman yaralansam ekmek çiğner, yaramın üstüne basar, bunu yapsak mi.Aç mi acaba, yemek mi süylesem.
-hee iskender kebapta süyle olmadı, kuş bu be.-arkadaşını kınayarak yanıtladı Melek...

Günün kahramanı ilan edilen çocuklar, nihayetinde kuşun yarasını sarıp annesinin yanıma yuvaya ulaştırdıktan sonra, gönül rahatlığıyla iftar açabilirdiler artık.
Gittikleri mahalle kebapçısından, ellerinde ki parayla, kuru ekmek arasında ketçap mayonez ve salatalık ısmarlarken, çocukların keyfine diyecek yoktu. Gönlü zengin yemeklerini beklerken, mekanda yükselen kavga gürültüsüne kulak kabarttılar.
-Aco, ya kırılan tabakaların paresini üde ya da kablari yika, te oka süylerım ben senın bileceğın iş.
Amcaya kötü davranılmasına gönlü el vermeyen Melek ise, duruma anında müdahale etmişti.
-Kebapçi acoo, ben ve ayaktaşçelerım yıkarız kablari dert etma, bırak adami gitsin, maksimlari bekler evde.
-Nasıl yikaycan sen oka boyinle divir bir kere oni bana,yetışebileyn mi bu çeşmey?
Kendisine küçük denmeyi hor görülmek olarak algılayan Melek, damarına basan amcaya büyük olduğunu kanıtlamak için, gösterilen lavaboya mekandan bir sandalye uzatıp, üstüne binip söylenmeye devam etti.
-ete te büyle, ben ve arkadaşlarım kahramaniz aco, gelırız üstesinden evel Allah.

- e te şindi hak ettınız benden birer hamburger, küçük işçiler!

~ ~ ~

-Hayırlı sabahlar evlat!
-Hayırlı sabahlar ninecim, nasılsın, iyi misin ? Melek, Merve burda mı?
-Nasıl olayım evladım, ayaklarım zor tutuyor yürüyemiyorum,bildiğin gibi işte.Burda kızlarım dur çagırıyım.
 Yaşı yetmişlere yaklaşan Melekler’in babannelerine, küçük kız genelde her sabah evin bahçesinin çeşme başında abdest alırken rastlar, ayak üstü hayır duasını alırdı.
Bütün mübarek günlerden haberdar olan nine, çocuklarıda bilgilendiremiyi ihmal etmez, kendilerine  dua öğretir o günlerde oruç tutarlarsa, sevap kazanacaklarını söylerdi.
-Eşşoğlu eşek, ne yapıyorsun be ,biliyor musun bugün hayırlı günmüş, üç aylar girmiş,  ninem oruç tutuyor.Tutalım mi bizde?
Melek ve Merve’nin şimşek çatışını andıran, mervidenleri uçarak  inmiş  halinden nasibi alan  küçük kız, bahçe kapısının önünde  bir anda iki arkadaşını görüp, söylenenleri algılamaya çalıştı.
 Aralarına giren ise merdiven gıcırtısının sona erip,  arkalarından beliren babanne oluyor.
-Evladım gün uzundur, akşama kadar bayılırsınız mazallah, günaha batırmayın.
-Yok nine oruç tutacağız.Niyet ettim oruç tutayım ,aminn okadar! –diye üsteledi Merve.
-Tamam evladım, haydi Allah kabul etsin, gelinde ozaman iftar aöalım  hep beraber, hem paça yapacağım, başka birşeyler ister misiniz?
-Olmaz ninem biz kocaman kızlar olduk, yanımızda paramız var, dışarda yiğip sosyete olacağız.
Babaannesinden öpücük çalan her iki torun, çimen üzerine döşenmiş beton geçitten yalın ayak koşarak sokak kapısına doğru ilerlerlediler, küçük kız ise  ellerinde,arkadaşlarının pabuçlarıyla arkalarından ilerledi.
Melek ise her zaman ki gibi, kendi havasında şarkı söylüyordu.
-Süpürgeee etttim saçlarımı, kabullendim   suçlarını, yerine ben içtim, sakinleştim ,
içmediğin inançlarınıı…
-İlaçlarını diyor Melek ilaçlarınıı!
-Hasta ettin, Merve beni hastaa, hasta olan sendin aslındaa!
-Off Melek…

Vakit ilerleyip akşam  saatleri yaklaşırken, gün boyunca aç açına oynayan çocuklar, sokağın sonunda ilerleryip, Şengün ablalarının, evinin kapısı önüne  merdivene benzer yüksek beton döşenmiş kaldırıma oturup, hesap kitap yapmaya başladılar iftar yemekleri için.
-Kay, kaydır  şurdan bir taraflarınıda, ne yapacağız  akşam ne yiğecez onu düşünelim.
- Sosyete olmayı tutturan sendin Melek hatırlatayım.
-tamam be biliyorum ben ne dediğimi, niçin tekrarlıyorsunuz, bende on dinar var, sizde ne kadar var gösterin marifetinizi ablalar.
-Bende 15.
-Bendede 17
-Okadar dinara değil hamburger almak, kuru ekmek bile vermezler bize. Off off.
Kukumal kuşları gibi başlarında dünyanın en büyük dertleri varmış gibi, birbirine dayanan dostların düşüncelerinı sonlandıran, kafataslarının  içlerinde beklenmedik bir anda, hissettikleri acı oluyordu.
Başlarını tokuşturan, karşılarındaki siluet, Melek ve Mervenin amca oğulları Recep’ten başkası değildi.
-Ne yapıyorsunuz küçükler?
-Sensin küçük!Senin benle zorun ne beni ne zaman görsen vuruyorsun, neden?-diye isyanıyla meydan okuyan küçük kıza, Recebin çokta üzüldüğü söylenemezdi.
-Sen kukla mısın, herşeye ağlar zırlarmısın böyle?
-ben annene şikayet edeceğim seni , bir gör bak dövsün seni !
-Bırak o salağı ya aklı başında değil onun ,Allahın  acınazı kulu !
Arkadaşını ayırmaya çalışan Meleğ’in amca oğluna söyledikleri önünde,Recep kendisine doğru hucum alıp yürüsede, buna  karşılık aralarında ki husumeti dindiren, acıklı haykıran bir ses oluyor.
-aa bakın, bakın orada ne var! - Merve karşıda ki kaldırımda ki yarali kuşu işaret ediyordu.
Tarif edilen yöne ilerleyen çocuklar ve amca oğlu, olay yerine ulaştıklarında, küçük kız kuşu avuç içine alıp sığabilece kadarıyla geçerli bir yuva vaad etti ona. Başını hafif okşarken ise konuşmaya başladı.
-yaralı bir kırlangıç, hemide kanadı kırık, canım benim.
-Şengün ablaların balkonu altına yuva kurmuşlar, baksana anne feryad ediyor orada yukardan.Elektrik  kablolarına takılmışlar garipler.
-Recep koş komşudan merdiven bul, annesine ulaştıralım yavrucağı.
-Önce yarasını sarmamız gerek Melek- diye tamamladı kız kardeş.
-Benim anneannem ben ne zaman yaralansam ekmek çiğner, yaramın üstüne basar, bunu yapsak mı.Aç mı acaba, yemek mi söylesem?
-hee iskender kebapta söyle olmadı, kuş bu be.-arkadaşını kınayarak yanıtladı Melek...

Günün kahramanı  ilan edilen çocuklar, nihayetinde kuşun yarasını sarıp annesinin yanıma yuvaya ulaştırdıktan sonra, gönül rahatlığıyla iftar açabilirdiler artık.
Gittikleri mahalle kebapçısından, ellerinde ki parayla, kuru ekmek arasında ketçap mayonez ve salatalık ısmarlarken, çocukların keyfine diyecek yoktu. Gönlü zengin yemeklerini beklerken, mekanda yükselen kavga gürültüsüne kulak kabarttılar.
-Amca, ya kırılan tabakaların parasını öde ya da bulaşıkları yıka, bunu bilir bunu söylerim ben senin bileceğin iş.
Amcaya kötü davranılmasına gönlü el vermeyen Melek ise, duruma anında müdahale etmişti.
-Kebapçı amca, ben ve arkadaşlarım yıkarız bulaşıkları dert etme, bırak adamı gitsin, çocukları bekler evde.
-Nasıl yıkayacaksın sen okadar boyunla önce bir onu anlat bana,yetişebilecek misin bu çeşmeyi?
Kendisine küçük denmeyi hor görülmek olarak algılayan Melek, damarına basan amcaya büyük olduğunu kanıtlamak için, gösterilen lavaboya mekandan bir sandalye uzatıp, üstüne binip söylenmeye devam etti.
-İşte  böyle, ben ve arkadaşlarım kahramanız amca, geliriz üstesinden evel Allah.

- İşte şimdi  hak ettiniz benden birer hamburgeri, küçük işçiler!







20 Kasım 2015 Cuma

HAYAL ET VE ÖZGÜR BIRAK


Yazı yazmaya uzun bir ara verdiğimden dolayı, şuan bloguma  kaç zaman sonra başlık paylaşıyor olmakla birlikte, bir boşluğa sesleniyormuş gibi hissetsemde, yeniden Merhaba!
Asıl dönüşümü hep yıl başına ertelesemde, senenin bitmesine az kala bir vakit, bir çeşit durum güncellemesi ve geçmiş zamana bir sünger çekme yazısı yayımlamak makul kalır diye düşündüm.
Her neyse.Kendimi olumsuz olaylara karşı tepkimi, zor dönemlerde çocuk doğuran annelere benzetiyorum.Düşün bir ebe bile dair yok yanında, sen kendi kaderinden sorumlu oluyorsun.
Bende ruhumdan acılar demek aşırıya kaçar ama sıkıntılar doğuruyormuş gibiyim. Görmesin kimse beni çekinirim, üzülürüm,korkarım ondan.
Yinede tuhaf olan birşey varsa oda bir yanım hep ne kadar içine dönük yaşamaya çalışsada, diğer bir yanım kendimi yani duygularımı ifade edebilmenin peşinde koşuyor.Mantık-duygu,  beyin-kalp çatışması olsa gerek.
İnsan denilen varlığı benimsemek isterim.Duygunun olmadığı yerde zaten yokum demek bende.
İnsanları özgür severek yaşamak.Yani uzağında bile olsa sevdiklerin yakınındaymış gibi hissetmek.Yakınındayken hiç gitmeyecek gibi sevmemek, yanıbaşındayken yıllarca görmemiş gibi sevdiklerini özlemek, bunaltmamak.
Zaten kapalı bir kutu olmayıpta, aslında bu şekilde olmayı istemem bu yüzden.İnsanları kendi hislerimle yormak en son isteyeceğim şey ama  bir yerde bazı olaylar bizim dışımızda ilerliyor  bunu kabul etmeliyiz  ve buna başka türlü  kontrol kaybı diyorlar sanırım.
Gelip biri bana sıkıntısını anlatıyorsa, çaresini bulmaya çalışırım elbette ki ama daha fazla dert ortağı olur üzülürüm bende karşımda ki iyi değil diye.
Kendimi başkalarının yerine koyar, başkalarınıda benim yerime.Hal böyle olunca ya beni dinleyende üzülüyorsa düşüncesi,  inanılmaz yıpratıyor, içimdeki çıkmazları katlıyor.
Bende ozaman susmak istiyorum.İkincisi her insan aynı olmayabiliyor, herkes derdini kendisininmiş gibi benimiyor.
Hakkımızda insanların aldığı tavır dışında daha yaralayıcı olan birşey varsa oda sizin o insanlara karşı yitirirdiğiniz güven oluyor.Buda beni insanlardan korkutuyor.
Kafamda kurduğum mantıklı açıklamaları sayıyor ve yinede derdimi anlatıpta çare bulmayı umut ediyorsam, ozaman kendime ceza keserim ve sezdiğim herşeyden uzak kalmayı yeğler, hissizleşmeyi beklerim.
Yinede sevdiklerimin öğrenmek istedikleri kadar bir insan varlığıyım bende.Yalnızlık ara sıra ihtiyaç gibi birşey.
Yaklaşık bir  buçuk yıldır yaptığım tek bir seçimimi sorguladım.
Kimseyi tedirgin etmemek için psikolojik bir desteğe bile ihtiyaç duyduğumu hissettim içten içe.
Hislerin üzüntülü olanına nasıl değer biçiyorsam, mutluluğada aynı şekilde sahip çıkarım.
“Ailemin mutlu olması benimde mutluluğum” deyipte  yinede söz konusu bazı seçimler olunca bizi bizden iyi tanıyan anlayan kendimizen başka kimse olmuyor.Doğanın kanunu böyle ki herşeye rağmen hayırlısı böylesiymiş demek gerekiyor ardından, biz elimizden geleni en iyi şekilde  uyguldıktan sonra.Şimdilerde yanlışımı " Ben mutlu olursam ailemde mutlu olur" diyerek düzeltmek istiyorum.
Yürüyeceğim yol ve  hayaller yorucu.
Sene boyunca aslında ihtiyaç duyduğum şeyin takendisi kendim olabileceğimin kanaatine vardım..
Mesele hayatın değiştiremediği bir insan olmak.
Bu yüzden öncelikle  günlüğüme  yazmaktan vazgeçtiğimden özür diliyor sonradan blogtan, okunmamış kitaplarımdan ve düşlemeyi korktuğum hayallerimden.
Teşekkürüm ise herşeye rağmen benim hep yanımda olanlara, ruhen bile yanımda bulunan insanlara.
“Hayal et ve özğür bırak”              ise çok sevdiğim bir insanın bana nasihatı, bir hayat biçimi.
Bu yüzden yeni bir başlangıç yaparak ,dediklerimi yazıp uyguladım.
Blogumu açalı tam 27 ay oldu.İki yıl döneminde blogumun başında olmadım.
Yirmiyedi dilek diledim gökyüzüne uçuramadım hayallerimi ama kayıklara bindirip yolcu ettim.
Özgür bıraktıktan sonra zaten su akar yolunu bulur, ben başta düşlemekten korkmayayım yeter ki.
Sadece yazılmış bir kaderden ibaret olsaydı hayat, dünyada sınanmazdık ozaman.
Blog arkadaşlarım  ve kendim için dileklerim oldu.
Birinde bütün blog sevdiklerime sağlık mutluluk dilerken bir diğerinde başka birşeyler diledim.
Mesela Kreatif Başkanı çok özlediğimi onun bir gün burada yeniden çıka gelmesini hayal ettim.
Ceren Deren,Sessizgemi,Çalıkuşu Çakıl taşı,Drama, Deep,  İrem Yağızel, Deli Müzeyyen,  Bir alık balık, Gizimli kimlik,  Nursalkımı, Helene böyle bir sürü  blogçu hakkında dileklerim oldu ama hepsi iyilik ve mutluluk adınaydı
 Böylece sanırsam yavaş yavaş buradaki yuvama dönüş yapmış bulunuyorum...
Herkese bol özlemli sevgilerimide eksik etmiyeyim, baya bir özlemişim burayı ve yazmayı ..










16 Ağustos 2015 Pazar

Deniz'in Hüznü 3


2.Kısımın devamı...

Kendimi tıbbi koridorlarına adamayı karar verdiğim o seneler daha çok gençtim, bu tercihimde asla otoriter  olmadım ama aklımda, ailemden hayatta kalan tek insanı memnun etmek vardı.
Annemin ölümünden sonra, yirmili yaşlarımın başında, Submükoz Myom tanısı konulan sağlık durumuma, infertil  hastası olmamın ihtimali büyük bir olasılıktı, gidişatımı geçirdiğim Histerektomi ameliyatı belirlemiş oldu. 
Doktor bir babanın kızı olupta bu gerçeğin gün yüzüne çıkması kaçınılmazdı. Asla bir aile kuramayacağımı babam benden iyi biliyordu.İkaz edilirken, kendime ne  istediğimi ifade etme şansı vermeden, ona hak vermiştim .Babama, onun izinden yürüyeceğime söz vermiştim.Sonrada bir daha hiç konuşulmayacak üzere kapandı bu konu.
Okadar yorulmalıydım ki... Acıyı hissetmeyecek kadar, işim bana kendimi unutturmalıydı ve hayatım benim işim olmalıydı bundan sonra.Anneme en çok ihtiyaç duyduğum zamanlardan birinde o yoktu.
Oysa asla bir bebek sahibi olamayacağımın hakikati, bir gün kendi ailemi kuramayacağım anlamına gelmemeliydi.
Her şeyi geride bırakıp gitmek isteği, yüksek eğitim  yıllarımın dördüncü senesine belirmişti.
Kaybolmak istiyordum, okadar yorgundum ki benliğimi tanıma şansı vermek istiyordum kendime.
Başka bir şehirde,bir kaç arkadaşımın yanında yerleşip,  bir hayat kurmaya çalışmak yetecekti belki de. Yeniden ayağa kalkmak zordu, kaldığım yerden devam etmek ise, baştan başlamaktan daha zor.

O gün  Havaalanındaki uçak anonsları, şimdi ki hastane sesleriyle karışıyordu beynimde.
Çok farklı olabilirdi, kavgasız  mesela, gürültüsüz ayrılmak, olmadı.
Uçak saatinin olmasını beklerken,son olarak telefonumu çıkardım kapatabilmek için.
Fakat durmadan yanıp sönen ekranın önünde beliren “Babam” ismi kanımı dondurdu, çivi çakılmış gibi kalmıştım olduğum yerde.Telefon sesi, anons seslerine benzer o gün  ki gibi şimdi de yankılanıyordu kulaklarımda.Atlattığımız onca badireye rağmen, son bir kez sesini duymaya ihtiyacım vardı, nasıl olsa gidiyordum, nasıl olsa dönmeyecektim artık sanıyordum.
-Ba-ba...
Sesim gömüldüğü yerden zor çıkmıştı ki karşı taraftaki derin nefes aldıktan sonra, konuşmaya başlamasıyla,  şahsın başka biri olduğunun kanaatine vardım.
-Deniz Varol?
-Evet benim... Siz kimsiniz, babam nerede?-peşi sıra ardı ardına  sorduğum sorular, beni iyice tedirgin etmeye yetmişti.
-Deniz hanım,şimdi sakın olun ve beni dikkatlice  dinleyin...Babanız bu sabah 9:45 suları civarında N... otoyolunda, bir trafik kazası geçirdi...

O gün, telefonun elimden düşmesinin  ardından... Bekleme odasının kapısı açılması ve ürkmemle birlikte,  kabusumun gerisini getiremiyorum.


-Deniizzz !! Allah aşkına, sen nerdesin? Herkes seni arıyor... Çağrı cihazını duymuyor musun? Şubat hoca delirmiş durumda!Koş hadi ,ne duruyorsun, acil servise durumu ağır olan yaralı hastalar gelmiş...
Ben ki kendi yolumda koşmaya çalışan,  beni bu yolda durdurmak isteyen babamın mesleki hayatını bir kaza sonucunda,  tekerlekli sandalyeye mahkum ederek bitirmiştim o kazada kaç kişinin canına mal olmuştum... Şimdi nasıl beyaz bir önlük giyip can kurtarma cüreti bulabiliyordum kendimde, buna nasıl yüzüm vardı bilmiyordum!Bildiğim tek şey vardı, oda vicdanımın sesinin asla susmayacağı gerçeğiydi !Acıların üstüne bir gelecek kurulabilir miydi?
    











9 Ağustos 2015 Pazar

Deniz'in Hüznü 2



Hayır,bu kara batak dünya toprağında
 can vermemeliydim.
Yanmalıydım,gömülmemeli.
 Küllerim gökyüzüne savrulmalıydı,
o zaman belki anlardın beni...
Her nefes çekişimde, oksijen niyetine 
nasıl duman kokladığımı içime.

Bedenim yerine ruhum yıkanmalıydı ,
 su değmeliydi kalbime.
 Başka türlü nasıl akıtabilirdim ki içimde bu zehri.
 Temiz kalmalıydım dünya inadına,
günahlarım evreninkileriyle yarışmamalıydı.
Yalnız öleceksin diyorsun ya hani,
 etrafım kalabalıkken çok ta  iyi olduğuma emin gibisin.

İnsanlığıma ver bu sözlerimi ne olursun, kırılma bana, kırma beni...


Kabus gibi geçen, cerrahi asistanı adayı olarak yürümeye başladığım yeni hayatımın, ilk iki  ayın sonuna gelmiştim.
 Üşüyen parmaklarımı,ellerimin arasında sıkıştırdığım kupanın içindeki kahvemi yudumlarken ,
diğer bir yandan ise  bekleme odasında ki yan pencerenin kenarında durmuş, hastanenin aşağısında duran bahçeye bakıyordum.
Girmeye hak kazandığım ilk Hemanjiom ameliyatımda  başarısız olmuştum ne yazık ki ve ben uzunca bir süre maruz kaldığım alaycı bakışların  altından, kolay kolay gelebilecekmişim gibi gözükmüyordu.
Belki de basit sayılabilecek bir karaciğer ameliyatında, bana verilen fırsatı iyi değerlendiremeyip,hastayı kanamadan kaybedebilir, doğru bir tanımla onu öldürebilirdim.
Afallamamdan hiçte etkilenmeyip,  duruma anında  el koyan hocalarım vardı, öte bir taraftan ise, beni ameliyathaneden uzaklaştırmakta geç kalmamışlardı.
Rakiplerimin  hepsi ameliyatlara girebilmenin fırsatını kollarken,ben  bu şansı yakalayıp, kendi elimle uzunca bir zaman değil ameliyatlara girmek, ameliyathanelerin önünden geçme olasılığını bile yok etmiştim.
Düştüğüm  bu durumun ardından, günler geçmiş olsa bile, kötü bir başlangıcın travmalarını hala beynimden atamıyordum ve ne acı bir gerçektir ki, daha yolun başındaydım.
Kafamda  ki seslerin acildeki yankılanan anons seslerinden farkı yoktu, içim ise gözlerimin süzdüğü bahçenin boşluğu gibiydi.Soğuk,ürpertici ve hoş gözüktüğü kadarıyla, kirli.

Üzülmek ise bana her seferinde aynı şeyi hatırlatıyor,hayat çizgimin değiştiği o günü  .
İlk ve son defa dile getirdiğim o soruyu "Ya kaderime boyun eğmezsem"
  

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Çocuktum 2


NOT: Yazıda ki dialoglar Balkan ve yöresine ait konuşma ağzı ile anlatıldı , doğrusunu okumak isteyen veya zorluk çeken olursa diye altta doğru yazılışıda ekli.


-Çiçekçiiiiii!
Başımın belaları nerede kaldı demeye gerek duymadan, Sadriye hanım dışarıdan gelen  çocukların kışkırtıcı seslerine karşılık, romatizmadan ağrıyan yerlerini eliyle tutarken, kalkıp kapıya doğru ilerledi.
-Kız gene siz! Allah tüketmiydi emi sizi miri evlat,  nasıl tükettınız bahçemi, bakarken turli budala filmleri.Çiçekçi olaymişler, kışt ordan gitti bahçeçigım,çiçeçelerım,birtanecik kızçelerim, siz kopartırırken vay banam!Allahtan günah, hiç mi ügretmediler size, yanayasınız cenemde.
-Biz satayız bunlari Sadriye teyze ,sen anlamayn hiç, bize de günah değil mi e te senda yakalayamayn oh canıma deysın koşta yakala.
-Edepsız bir kerem,  bak beriye çikarse Sadri enişte gürecesın!E te da bir kere derım, gürmiym  artık sizi burda  se kafiçelerınızı kıracim.Mıri senın adıni yok Melek, şeytan koymaliymişler, yanlış etmişler.
Sadriye teyze ağlaya dursun, ağıtlar getirsin cansız çiçeklerinin üzerine,  Melek için önemli olan, kendi  günlük rutinini yerine getirmiş olmasıydı.Sadriye teyzenin öfkesine karşılık kıkırdayan Melek, arkasında kardeşi Merve ve arkadaşının saklandığı  iki ödleğide koruyor, gözünü kırpmadan gülüyor, elini ağzına götürüyordu, kahkalara boğuldukça.
Görünüşte acımasız olan Meleğ’in kalbinden geçen asıl amacını anlamak, belli ki de yıllar gerektirecekti.
Oğlu üniversite okuyan Sadriye teyze, evladının  hep yolunu gözler, hasretini çeker,kahveden  dönen yorgun eşinin horlamasını dinlemesiyle, kadın programları izlemek olurdu tek eğlencesi.
Melek bunu biliyordu o kadının çocuk sesine hasret kaldığını, yüzündeki çizgilerin  hafif sarkık olmasına rağmen, hala hayat dolu bakan mavimsi yaşlı gözlerinden anlıyordu.
 Yıllar sonra kim bilir, bu üç arkadaş büyüdüğünde ortada belkide koparılacak bahçe bile kalmayacaktı, belkide Sadriye hanım sırf o çocuklar kapısına gelip öfkelensin diye o çiçekleri ekiyordu.Melek bu gerçeği çok önceden biliyordu.
Bir de Sadriye teyzenin  gerçek ismi neydi bilinmez, çünkü eskiden kadınlar eşlerinin isimleri ile çağırırdılar.
 -Melek haydi gidelım, artıkın korkmaya başladım!-dedi Merve.
- tamam eşşoğlueşşek gideyz, korkma te oka senda aman!
Melek Baykalın oyunculuğu etkisinde kalan küçük Melek, kendisinin rolünden bir replik atmaktada alt kalmamıştı.Sadriye teyze tehlikesini atlattıktan sonra, ellerinde ki kopardıkları çiçekleriyle, sokak, sokak “Çiçekçiii, çiçek isteyen yok muuu” diye avaz, avaz bağıran çocuklar, şehirde hiç te alışkanlık olmayan bir şey yapmaktaydılar, kendilerince televizyondan izlediklerini hayata geçiriyorlardı.
-Meleek!
-Ne var mi?
-Bak te bu güli koyar misın saçımın arasına?
Önde yürüyüp  koruyuculuk taslayan Melek, arkasını dönüp yaklaşarak, arkadaşının boynunda zor yetişen  kısa saçlarını kulağının arkasına doğru düzeltip, gülü yerleştirmeye çalıştı.
-Dur bakaym bir...Ayyy tam nasıl artistka oldun !Nasıl o ne seveydın sen, ne idi adi  dur Ro-Rilinda,Linda.
-Rosalinda o Rosalindaa akıllim, Fernando Joseye aşık o dizide amaa!
-Aman be nerden bileym senın pembe dizilerini, te o işte ne dersın.
Biliyordu, Thalia Sodiye benzeyen hiçbir yanı yoktu, saçının aynı karamel rengi olması dışında o kısa boyu ve tombiş göbişiyle.Melek arkadaşının bir gün o sanatçıya benzeme hayaliyle yaşadığını biliyordu, ondan kendisine hep umut dolu sözler söyler, ona benzediğini inandırırdı.
-Haydi kaytarmayin, vazife başındayiz çiçekçiiii!
Kendi sokaklarının başına tam ayak basıyorlardı ki o sokaktaki ilk evin kapısı açılıp, Melek ve Merve’nin arkadaşlarının anneannesi beliri verdi içeriden.
Uzun örülü saçı, başında oyalı tülbendi, altında utangaç bir genç kız gibi, saklanırmışçasına ki hallerinden vazgeçmişçesine,hafif dağınıktı anneannenin saçı.Alnında ellerinden kalan un iz vardı.
Bir elinde oklava, diğer eliyle çocuklara yaklaşmaları için talimat veriyordu.
-Gelın kızçeler, koşun çabuk düşmedan!Yapmişım pideler, isi dırler!
Anneannesine koştu kızçelerden biri, beline sarıldığı boyunun yetişebileceği kadarıyla.Anneanne torunu kirletmesin diye ellerini havaya hafif kaldırırken, küçük kız konuşmaya başladı.
-Anneannee, hoşaf yaptın mi hoşaaf?
-Hemi de kızılcıklardaan, izvarli pide de var kız zilli, haydi çagır ayaktaşçelerıni soğutmadan pideleri !



***
 
-Çiçekçiiiiii!
Başımın belaları nerede kaldı demeye gerek duymadan, Sadriye hanım dışarıdan gelen  çocukların kışkırtıcı seslerine karşılık, romatizmadan ağrıyan yerlerini eliyle tutarken, kalkıp kapıya doğru ilerledi.
-Kız gene  mi siz! Allah sizin belalarınızı vermesin emi evladım,  nasıl da tükketiniz bahçemi, hep o saçma sapan filmleri izleye izleye geldiniz bu hale .Çiçekçi olacakmışlar , hadi oradan gitti güzel bahçem ,çiçeklerim,birtanecik kızlarım, siz kopara kopara vay benim başıma !Allahtan günah değil mi , hiç mi öğretmediler  size, cehennemde yanacağınızı.
-Biz satıyoruz bunları Sadriye teyze ,sen anlamıyorsun ki hiç bizi , günah değil mi bu çocukları, e sende yakalayamıyorsun ki hiç bizi ,oh canımıza deysin işte, azcık koşta yakala.
-Edepsizler  sizi,  buraya baksana sen Sadri enişten çıkarsa görürsün sen!Bir kez daha uyarıyorum bakın, görmeyeyim sizleri artık burada  yoksa kafanızı kırarım anladınız mı?Ah ah senin adını  Melek değil , şeytan takmalıymışlar, yanlış yapmışlar.
Sadriye teyze ağlaya dursun, ağıtlar getirsin cansız çiçeklerinin üzerine,  Melek için önemli olan, kendi  günlük rutinini yerine getirmiş olmasıydı.Sadriye teyzenin öfkesine karşılık kıkırdayan Melek, arkasında kardeşi Merve ve arkadaşının saklandığı  iki ödleğide koruyor, gözünü kırpmadan gülüyor, elini ağzına götürüyordu, kahkalara boğuldukça.
Görünüşte acımasız olan Meleğ’in kalbinden geçen asıl amacını anlamak, belli ki de yıllar gerektirecekti.
Oğlu üniversite okuyan Sadriye teyze, evladının  hep yolunu gözler, hasretini çeker,kahveden  dönen yorgun eşinin horlamasını dinlemesiyle, kadın programları izlemek olurdu tek eğlencesi.
Melek bunu biliyordu o kadının çocuk sesine hasret kaldığını, yüzündeki çizgilerin  hafif sarkık olmasına rağmen, hala hayat dolu bakan mavimsi yaşlı gözlerinden anlıyordu.
 Yıllar sonra kim bilir, bu üç arkadaş büyüdüğünde ortada belkide koparılacak bahçe bile kalmayacaktı, belkide Sadriye hanım sırf o çocuklar kapısına gelip öfkelensin diye o çiçekleri ekiyordu.Melek bu gerçeği çok önceden biliyordu.
Bir de Sadriye teyzenin  gerçek ismi neydi bilinmez, çünkü eskiden kadınlar eşlerinin isimleri ile çağırırdılar.
 -Melek haydi gidelim, artık korkmaya başladım!-dedi Merve.
- tamam eşşoğlueşşek gidiyoruz, okadar korkacak ne var ki!
Melek Baykalın oyunculuğu etkisinde kalan küçük Melek, kendisinin rolünden bir replik atmaktada alt kalmamıştı.Sadriye teyze tehlikesini atlattıktan sonra, ellerinde ki kopardıkları çiçekleriyle, sokak, sokak “Çiçekçiii, çiçek isteyen yok muuu” diye avaz, avaz bağıran çocuklar, şehirde hiç te alışkanlık olmayan bir şey yapmaktaydılar, kendilerince televizyondan izlediklerini hayata geçiriyorlardı.
-Meleek!
-Ne var be?
-Baksana şu gülü saçımın arasına yerleştirebilir misin?
Önde yürüyüp  koruyuculuk taslayan Melek, arkasını dönüp yaklaşarak, arkadaşının boynunda zor yetişen  kısa saçlarını kulağının arkasına doğru düzeltip, gülü yerleştirmeye çalıştı.
-Dur bir bakayım ...Ayyy artistk gibi oldun vallahi !Aynı o sevdiğin gibi, adı neydi dur Ro-Rilinda,Linda.
-Rosalinda o Rosalindaa akıllim, Fernando Joseye aşık o dizide amaa!
-Aman be nerden bileyim ben senin pembe dizilerini, işte o dediğinden.
Biliyordu, Thalia Sodiye benzeyen hiç bir yanı yoktu, saçının aynı karamel rengi olması dışında o kısa boyu ve tombiş göbişiyle.Melek arkadaşının bir gün o sanatçıya benzeme hayaliyle yaşadığını biliyordu, ondan kendisine hep umut dolu sözler söyler, ona benzediğini inandırırdı.
-Haydi kaytarmayın, vazife başındayız çiçekçiiii!
Kendi sokaklarının başına tam ayak basıyorlardı ki o sokaktaki ilk evin kapısı açılıp, Melek ve Merve’nin arkadaşlarının anneannesi beliri verdi içeriden.
Uzun örülü saçı, başında oyalı tülbendi, altında utangaç bir genç kız gibi, saklanırmışçasına ki hallerinden vazgeçmişçesine,hafif dağınıktı anneannenin saçı.Alnında ellerinden kalan un iz vardı.
Bir elinde oklava, diğer eliyle çocuklara yaklaşmaları için talimat veriyordu.
-Gelin kızlar, koşun çabuk düşmeden!Börekler yaptım,sıcak,sıcak!
Anneannesine koştu kızlardan biri, beline sarıldığı boyunun yetişebileceği kadarıyla.Anneanne torunu kirletmesin diye ellerini havaya hafif kaldırırken, küçük kız konuşmaya başladı.
-Anneannee, hoşaf yaptın mı hoşaaf?
-Hemde kızılcıklardaan, peynirli börekte var kız zilli, haydi arkadaşlarını çağır soğutmadan börekleri !




 



27 Temmuz 2015 Pazartesi

DEEP SEÇKİLİ FİLMLER 10


FİTZCARRALDO
İmkansız denilebilecek bir hayali gerçekleştirilmenin yolunda, yaşanan inanılmaz zorlukları anlatan, Alman yapımı bir film.
Opera tutkunu olan, bir ormanın içinde opera binası kurmak isteyen Fitzcarraldo'nun hayalidir bu.
Bir gemi satın alır ve nehir yolu üzerine oradan oraya sürüklenir, aynı zamanda bu yolculuk tehlikelerde barındırıyordur.İnsan yabancısı olan Kızıldereliler ile karşılaşmaktan sakınıp,sonradan onların kendilerine yardım eli uzatmalarından faydalanmaları gibi.
Fitzcarraldo yol esnasında, gramafondan müzik sesleri çalmayı eksik etmez, bütün ormana dinletir,  bu da zorlukları kolaylaştıran etken sebeplerden biri olsa gerek.
Sanat karşısında yumuşamayan varlık yok ne de olsa.
Düşlerimizin büyüsü, boyun eğmemiz gereken zorlukları küçültüyor böylece gözümüzde, bizede heyecanın yanında cesarette ekleniyor, ne diyelim ozaman, zafere giden yolda çekilen çile kutsaldır.



TEPETAKLAK PATEMA
Dünyada yapılan bir deney sonucunda, yer yüzünde ki düzen bozulur ve insanların yaşamı tersine döner, önemli insanlar dışında herkes gökyüzü boşluğuna düşer ve onlar günahkar sayılır.
Bazıları ise yer altına saklanır.Toprak üstünde kalmayı başaranlar, Aiga adında bir dünya kuruyorlar, yer altında yaşayan insanlardan habersizler.
Yer altında yaşayan Patema adında bir kız vardır, yaşadığı dünyanın ötesi olduğundan haberdardır ve Lagos isimli arkadaşı, Aiga dünyanın resimleriyle hayallerini süslemektedir Patema'nın.
Patema nihayet gerçek dünyaya ulaşmanın yolunu bulur ama yer çekimi onun için tepetaklak olduğu için, gökyüzüne düşme ihtimali vardır, ona bu macerasında eşlik eden, Age adında bir gerçek dünyalı oluyor.
İkisi yer çekimine birbirine ters bir şekilde tutunarak hareket eder, meydan okurlar.
Aiga yönetimi tarafından ele geçirilirler ama kurtulur, gökyüzü boşluğuna düşer ikiside ve yinede oradan dönmenin çaresini bulurlar.
İnanılmaz bir yaratıcılığa imza atan bu Japon yapımı  anime, "ya ayağımız altında basacağımız bir toprak olmasaydı" düşüncesiyle izlettiriyor kendini.Hayattan sıyrılıp, gökyüzü boşluğuna bakmak gerek bazen.


MALENA
Kocası savaşa gönderilen bir kadın, yaşadığı kasabada yalnız kalır.
Güzelliğiylede aynı zamanda zaten ilgi odağı olan Malena, ıssız kalınca etrafında ki erkekler onu rahatsız etmeye başlar.Bu da kasabadaki yaşayan evli kadınların, kıskançlık  duygularını harekete geçirir.
Malena'ya ayrıca kör kütük aşık  olan, ergenlik çağında olan Renato vardır.
Çocuk aşık olduğu kadınla ilgili durmak sızın düşler kuruyor, onu takip ediyordur.
Bir gün Malena kasaba kadınlarının zalimce saldırısına uğrar ve yaka paça o yerden kovulur.
Eşi döndüğünde ise her şey için çok geçtir fakat Renato, Malena'nın yolunu bulabilmesine yardımcı oluyor.İtalyan sinemasına ait bu filmde, Renato'nun aşkının gerçekçiliğini izleyip, sevdiğimiz insanı mutlu görmek olduğunu anlıyoruz gerçek aşkın.Renato sevdiği kadını yıllar sonra bile unutamıyor.


BARAN
Derin ve temiz duyguların işlendiği,İran yapımı aşk hikayesi.
Bir inşaat çalışmasında, bir işçi yaralanır ama aileside bu durumda zor kaldığı için, adam Rahmat adında ki oğlunu gönderir  yerine çalışmaya.
Rahmat başka bir işçinin yerine geçer,bu yüzden görevi elinden alınan Latif, Rahmata karşı kin ve nefret duyar.Onun her daim kuyusunu kazmanın fırsatını kolluyorken, bir gizemin açığına sebep oluyor.
Anlıyor ki Rahmat,  Baran adında bir kızdır, sadece çalışmak için  başka türlü davranmak zorundadır.
Latifin hisleri ters tepiyor ve kıza özel duygular besler.
Yoksulluk içinden, zorlukların ardından,  gün ışığına çıkan masum ve hiç dile gelmeyen bir aşk, konuşmayıpta hisseden kalpler.Gizemi kalmış aşklar, zaten hep gerçek.


CURFEW
İntihar etmeye kalkışan birine, tam hayata veda edecekken bir telefon gelir.
Kız kardeşi Richie'den yeğenine bakması için kendisini arayıp söz ister, bu durumda intihar etme planını ertelemek zorunda kalan Richie, Sophia adlı küçük kızla, zaman geçirmek gibi bir zorunluluk durumundadır.
Kısacık sürede, dayısına ölmeden renkli bir kaç  anı vadediyor kız.
 Hayatta iz bırakılası, öyle ki bu insanlık ilişkisi, Richie dünyaya bir çağırış gibi.
Bu ABD yapımı kısa filmde, görüyoruz ki bizi hayata döndürebilen sebepler mutlaka olmalı, yok anlamını yitirmişse bile yaşantımız, en azından dünyaya veda etmeden, bir kaç şey de olsa yaşayabilmiş olmalı insan.Richie, boş dünyasına anlam katan anlar yaşayıp, hayatını sonlandırıyor.

24 Temmuz 2015 Cuma

Çocuktum


Özlem seline tutulmak,farkında olmadan yürümek demekti sokaklarda. 
Çok şey değişmişti  yürüdüğü yollarda, belki de öyle zannediyordu.
Yeni binaların inşaatı kurulmuştu, başkalarının bıraktığı izler ve bir sürü anıların üzerine. 
Bunun dışında  her şey aynı sayılabilecek derecede, hala çingene sokakları kokardı orası ve aynı zamanda  hala şehrin göbeği sayılmaya devam ediyordu.Bin çeşit insan vardı yine yollarda,biri gider diğerinin yerini başkası alırdı.
Yürümeye devam etti, gelip geçti arnavut kaldırımlarından, önünden geçen insanlar maziden gelen bir ses gibiydiler o yıllarda ki silüetlerin  sesine, şaşırtıcı şekilde benziyorlardı.
Hayatta her şeyin  birbirine benzemesi, insanlara geçmişlerini unutturmamak  için bir ikazdı  sanki.
Hiç sözünü dinlemediği dedesinin, ilk kemoterapiden dönüşünü bu yolda beklemişti, yıllar evvel onu kısa bir süre sonra kaybedeceğini hissetmişçesine, sarılmıştı, tutunmuştu beyaz gömleğinden, başını göğsüne yaslayıp, ilk defa anlamıştı o gün aslında, hayatta en çok atıştığımız insanların, en sevdiklerimiz olduğunu.
Dedesi  hayatını yitirdiğine en son ona  burada veda etmişti, çünkü o sınırdan daha fazla yaklaşmasına kimse izin vermemişti, kızmalı mıydı?Yoksa onu düşündükleri için, teşekkür mü etmeliydi,hiçbiri.
İlk burada dizlerini yaralayıp,çocukluk aşkına burada rastlayıp,ilk burada gülüp,bastığı o topraklar üzerine ağlamıştı. İlk gidişlere burada şahit olmuştu, arkadaşlarının taşınmasıyla birlikte, çocukluğuda kendisine arkasından el sallamıştı,gitmiştiler…Yinede en azından onun yaşamış olduğu hatırlamaya değer bir çocukluğu vardı…

Durdu, son moda inşaatı olan,   daha önce çokta fazla dikkat etmediği 3-4 katlı bir evin önünde.
Önünde tenekeye benzeyen bakır renginde kapı yerine konan bir hafif engel belirdi düşlerinde ve o karşındakilere değil, görmek istediklerine odaklanıyordu sadece.Hakikatin ise ne olduğu, hiç bir önemi yoktu onun için.
 Belli belirsiz engelin arkasında ise, kocaman bir cennet bahçesi,çocukluk dostları,mahalleli herkesin dedelerin, anneannelerin, genç kızların düğünü olduğu bahçe vardı. 
Güvensiz olan teneke kapıyı, yıkılmaya hazır bir eski püskü  garaj duvarı destekliyordu. 
Yabancı biri onu daldığı düşten uyandırdı, saati sordu belki bir adres, her neyse işte gereksiz detaylardı bunlar. 
Asıl önemli olan, yüzünü  tekrar biraz önce baktığı eve döndürünce, öfke dolduğunu hissetmesiydi.
 Dudaklarının kıyısında gülümsemeye kıvrılan bir tebessüm soldu, dişlerini sıktı ama ozaman ki gibi acı hissetmiyordu, çünkü dişlerinde çikolata çürüğü yoktu artık.
Bu sesler, bu rüzgar, bu kokularda olmasa diye geçirdi içinden, bir şey kalmazdı muhtemelen elinde, bir fotoğrafı bile yoktu ne de olsa.
Sinir bozucu bir şekilde her şeyi aklında tutarken, onları unutmuştu ve anladı ki yetmemişti.
Bir koku,  eski bir yol, kalbinden üstün bir şekilde yaşatıyordu yeniden ona geçmişi.
Dolmaya hazır gözleriyle, gıcır, gıcır evin bir basamağında oturdu, yasladı arkasını bir duvara, ruhu artık gün yüzü görmeyen o  bahçeye uçtu yine de.
Dokunamıyordu eski duvarlara,çok yabancı bir duvardı yaslandığı .
Biliyordu bulmalıydı unuttuğu o güzel insanları ve içinde kaybolmuş o cesareti... 
Sonra bir şarkı çalmaya başladı beyninin içinde, duyduğu ses kendi sesiydi, göz bebeklerinin önünde canlananlar ise, bir film şeridine benziyordu… Oradaydı “Cennetinde”.

-Meleeeekkk,Meerrveee gelecesınız oynayasınız? 
Sesi tek bir seslenişte bir kaç defa çağırmış gibi yankılandı gökyüzü boşluğuna,  sonra gerçekten bir kaç defa daha şansını deneyipte, yanıt beklerken, diğer yandan ise, kapı elcazına asılmış sallanıyordu. 
O sırada mavi pancurlu evin ilk katından bir pencere açıldı, dantel perdelerin arkasından güneş ışınlarının içeriye sızdığı  yeşil oda aydınlandı, bir insan silüeti belirdi içerden, pencereden dışarı çıkardı kafasını, hayır anlamında salladı işaret parmağını.
Bu Melek ve Merve’nin arnavut kökenli olan, genç ama hep kızgın bir ifade taşıyan anneleriydi, nedense ondan hep ürkmüştü.Oradan ayrılacakken, hayal kırıklığı içinde pencerenin tekrar açıldığını gördü. 
-Gelmesık biz, annem bırakmay-diye seslendi Melek, bir de göz kırptı, aslında tam tersini söylüyordu Melek, anladı ve gülümsedi küçük kız, bir işaret veriyordu kendisine. 
İlk kez şifreli konuşmuyorlardı, bunun üzerine onaylayarak kafasını sallayıp, Melekler’in  komşusu olan Ceylan ablaların bahçesine fırladı, orada nerede buluşacaklarına dair haber getirecek olan Meleğin kendisinden küçük kardeşi Merve’yi bekliyordu.Çok beklemeden iki evi ayıran duvarın kapıcığından sızdı Merve, soluk soluğaydı, annesinden kaçmıştı bes belli. 
-Sen bizi parkta bekle, şadırvanda, biz Annemi uyutup geleciz, ben Erançe abide ekmek alma vesilesiyle kurtuldum. 
-Nasıl ama nasıl uyutacaksınız annenızi? 
Derken arkadan bir “Güüm “sesi duyuldu, birşey  düşmüştü veya birileri.
 Melek yine kendisini öğlen uykusuna yatıran annesine yakalanmıştı, kaçarken pencereden. 
-Koşuuun annem gelır valla, elınde en agır pabucu var! 
Melekte kapıcıktan çıkmıştı telaşlıydı, bir aradaydılar artık, Merve tek başına koştu, Melek arkadaşını elinden tutu, çünkü kadim dostu  hızlı koşamazdı.Kanat çırptı üçüde hızlıca özgürlüklerine. 
Arkalarından terk ettikleri evin gıcırtı kapı sesi ise,şimdi çok uzaklardan geliyordu…

-Kız Allahın cezası Merve ,sen Melek yok musun, akşam Babanıza iki çift lafım var, aklınız varsa dünmayin kuş kafaliler!Gürecesınız siz!